bir boş: kayda değer bir şey değil
kayda değer bir şey değil, okumayın.
bugün çok şey oldu,
dünden kalanlarla uyandım. ilk başta anımsamak istemedim. sonra duşa girdim. hazırlanıp ofise geçtim. arabada şu huzur sesini dinledim:
ofis bu kadar yakın aslında, bir şarkılık. ofise girer girmez elime kahve tutuşturdular. tokalaşmalar merhabalar günaydınlar falan. on beş tane şirketin olduğu ofisler topluluğu burası. kimisi çok yoğun, kimisi bahçede baharın tadını çıkartıyor. benim toplantıma daha yıl var. bahçede kahvemi içtim. biraz sohbet muhabbet.. ana binaya girdim. selamlaşmalar devam etti, biri sarıldı öptü abarttı. biriyle yalnız kaldık, nasılsın dedi. dramatik olsun istemedim. çok iyiyim, dedim. iyi gördüm, dedi. biraz özel şeylerden konuştuk, egomu okşadı. ne yapıyorsun dedi, yazıyorum dedim. ona mı dedi, bloguma dedim. blogumu sordu, söyler miyim.. toplantı saati geldi deyip kaçtım. halbuki hala daha çok var. biriyle iki mil ötedeki mağazaya gittik (bu aralar komiklik olsun diye uzaklık ölçüsü olarak bunu kullanıyorum, hatta abartıp "hadi ama dostum, iki mil ötedeki büyükannemi ziyarete de gidebilirdim" gibi salakça şakalar da eklediğim olabiliyor). alacağımız şeyi aldık ve geri döndük (yolda dinlediğimiz müzik carla bruni'den. neden eklemedim söyleyeyim, ahenk bozuluyor. şarkının adında aşk meşk sevgili gibi bir şeyler geçiyor (kadın). şarkıyı onu bulana hediye ediyorum). arabada sohbet ettiğim kişi akşamki etkinlik için bir şeylerden bahsediyor, ben de nasıl katılmam diye düşünüyorum. çok düşünmeden bahar alerjimi bahane ettim, bu da geçerli sayıldı.
ofise geldik. yemek saatiydi, yemek yeme bölümü fazla kalabalık diye henüz acıkmadım dedim. bahçeye çıktım, sigara içenleri gördüm. onların yanına vardığında ilk cümle olarak "ben liberal olduğum için sizi kınamıyorum çünkü ben etliye sütlüye karışmam" dedim. devamında sohbet ettik biraz güldük. sohbetin ortasında, iphone şarj cihazı olan var mı, dedim. sonra telefonumu şarja takıp yemeğe geçtim. daha toplantıya bin yıl var. yemek yerken sohbet edenleri dinlemek bile eziyet gibi; çünkü yemek yerken sohbet etmeyi sevmiyorum.. yemek faslı bitti ve kendimi bir ofiste buldum. bu psikolog kadının ofisi hep huzur verici. gündelik hayattan sohbetler ederken sıkıntılarımı da sıkıştırıyorum araya. ücretsiz çözümler hoşuma gidiyor. bu kez toplantıya gerçek anlamda az kaldığını fark edip kaçtım. toplantı gibi toplantı oldu, içeriğin sıkıcı olduğunu yazmama gerek yok sanırım. sonrasında telefon görüşmeleri, biraz çay, biraz kahve.. normalde çay içmediğimi herkes bilir; ama "sana özel hadi lütfen" deyince kıramayıp içerken aslında fazla olduğu için birine kakalanmak istenen bir çayı içtiğimi fark ettim. günüm güzel geçiyor diye buna aldırış etmedim.. birileri geliyor, birileri gidiyor, birilerinin yanına gidip, birilerinin yanından kaçıyorum. akşam için planlar yapılıyor. bana "geleceksin değil mi" dediklerinde, "mukadderat" dedim. bu kelimenin ağırlığı olduğu için kimse gelmeyeceğimi anlamıyor. gün böyle geçerken giriş kısmındaki insan topluluğunun yanına gidip, onlara işimin olduğunu söyleyip veda ettim. gördüğüm herkese tek tek veda edip çıktım ofisten. evimin oradaki kafeye bakıp kimsenin olmadığını görünce bir kahve içesim geldi, girdim içeri. siparişimi almaya gelen kadına "double shot espressolu, laktozsuz badem sütlü, iced white chocolate blonde karamel macchiato" dedikten sonra "şaka, sıcak filtre kahve, etiyopya" dedim. çalışan kadın "gerizekalı" der gibi gülüp başını sallayıp gitti. ben güldüm; çünkü aklıma "white chocolate mocha" desem, "alçaklık moda" anlar gibi bir şaka geldi.. telefon görüşmelerine devam ettim. oradan oraya savruldum telefonda. şarjım az ben seni ararım, deyip telefonu kapattım. sonra bunları yazmaya devam ettim her aralıkta yazdığım gibi.. neyse ki kahvem geldi, içtim gittim.. girdim markete, kasadaki kadına "iki tane kent d range blue long" dedim. yok, dedi. "kısası olsun o vakit" dedim. o da yok, dedi. "marlboro edge olsun" dedim. güldü ve o da yok, dedi. durdum ve gülecek bir şey düşündüm. en az satılan sigara ne" dedim. ld slims, dedi. gülümseyerek "o olsun" dedim. neden onu aldığıma değil de, neden güldüğümü sordu. ben de "sen de yok derken gülmüştün, neden yok diye sormadım, dedim. bence kadın, bu deliyle uğraşılmaz diye düşündü ve yüzü "tamam" der gibi tebessüm etti. eve geldim. bilgisayarımı açtım, yemek yedim işlerimi hallettim. bu cümleyi kurabilmek yaklaşık altı saatimi aldı. yani bilgisayarı açtıktan sonra işim pat diye bitmedi. sonra yattım uyudum. bu saatte bunu okuyan olmaz, olsa da o buraya gelene kadar ben çoktan uyumuş olurum çünkü yorgunum. eğer bugünkü yaptıklarımı sebatla okuduysan helal sana. ama kayda değer bir şey değil derken bundan bahsetmiştim. bitti.