Kayıtlar

Ağustos, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

bir davet: akşam yemeğe gel

ofisten çıktım, eve geldim, annem aradı. dün biraz hasta gibiydim sanırım o yüzden, yoksa daha çok arar.. "akşam yemeğe gel" dedi. işte denizli'de olmanın güzel yanlarından biri de bu. bir yerden çıkıyorsun, başka bir yere gidecek oluyorsun, ama seni bekleyen bir masa oluyor. öyle gün içindeki gibi büyük büyük laflar değil bunlar. mercimek çorbası olabilir, pilav olabilir, "ekmek al da gel" olabilir, ama birinin sana "yemeğe gel" demesi var. dünyanın bütün restoranlarını kapatıp insanın önüne bir tabak ev yemeği koysanız bazı akşamlar bundan daha büyük bir organizasyon yapamazsınız. ben böyle düşünüyorum. bir de açsın ya, biri sana yemek yapmış falan.. hayatımdaki hiçbir kadının yemek yapmayı bildiğini görmediğim için bu teklif beni can evimden vurdu. mesela bugün güzel şeyler oldu. yeni insanlarla tanıştım. güzelliğini bilmem, onu söylemek bana düşmez, ama zeki bir kadınla tanıştık. bunu özellikle söylüyorum; çünkü yazılımcı kadınlara karşı bugüne kad...

bir 'tık' diye: bazı sözler söylenmeden önce daha değerlidir

bir şey söylemek başka, bir şeyi yapmak başka. bunu öğrenmem otuz sene sürdü, öğrenince de üşendim anlatmaya, ama bugün üşenmeyeceğim; çünkü biliyorsunuz, dolmuş taştı.. siz hiç bir sözün kaça satıldığını hiç düşündünüz mü? bedava. söz bedava lan, nefes kadar bedava, tükürük kadar bedava. ağzını açan, bir şey vaat ediyor bu aralar. yapacağım diyor, düşüneceğim diyor, konuşuruz diyor, bakarız diyor. bakmıyor. konuşmuyoruz. düşünmüyor. yapmıyor. sadece söylüyor; çünkü söylemek yapmaktan kolay, tık diye ağızdan çıkıyor, hiçbir direnç yok, hiçbir maliyet yok, hiçbir yorgunluk yok.. bense yoruldum, siktir oldum resmen. kelime kalabalığından yoruldum. bana "olur inşallah" diyen herkesten, "elimden geleni yaparım" diyen herkesten, "seninleyim" deyip de bir telefon bile açmayan herkesten yoruldum. bu cümleler bir sikime yaramıyor. bu cümleler benim çevremde duruyor, tıpkı şu an masamda duran kapalı iki fincan gibi, açılmayı bekliyor, ama açıldığında içi boş çıkıyo...

bir.. tek kişilik sabah: kahve iki kişilikti aslında

günaydın, ofisteyim, kahvemi yaptım, burada da köşemi buldum işte, o küçük masayı, o tek pencereyi, oturdum ve yazmaya başladım; çünkü bazı sabahlar öyle bir şey ister insandan, otur ve yaz der, ben de dinliyorum o sesi.. sen olsaydın bu kahveyi beraber içerdik, ben kendime yaptığım gibi sana da yapardım, yoğunluğunu tam istediğin gibi ayarlardım, hangi fincanı sevdiğini ezbere bilirdim, o çatlak kenarlı olanı belki. sen olsaydın, sabah bu kadar erken kalkmazdım belki ya da kalkardım, ama yanımda biri olduğunu bilerek kalkmak başka bir şeymiş gibi gelirdi, yatağın diğer tarafı havanın sıcaklığıyla ısınmazdı belki, bir de ben olsaydım.. bu şehir bana yabancı değil biliyorsun, yeni bir iş, yeni bir masa, yeni yüzler, ama sen olsaydın hiçbiri bu kadar yabancı gelmezdi, fakat tanıdık bir el tutsa insanın elini, en yabancı şehir bile bir köşesinde ev gibi bir yer bulurdu kendine.. hem sen olsaydın bu köşeyi ikimiz için bulurdum, tek kişilik değil, iki fincanlık bir köşe olurdu, ben yazarken...

bir mesafe: aynı evrenin içinde

iyi akşamlar. bugün bazı şeylerin aslında hiç geçmediğini öğrendim. o kadar 'kendimi götürmeyeceğim' de dedim halbuki.. insan unuttuğunu sanıyor, sonra bir ses duyuyor, iki cümle konuşuyor, bir gülüşün kenarından geçiyor ve anlıyor ki bazı şeyler unutulmazmış da sadece sessize alınırmış.. neyse. akşam oldu. güneş yine battı, burada da güneş batıyor evet. bugün dünya yine hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti. ben de elimden geldiğince normal bir insan gibi davrandım. fena değiliz, o denli uyumlu.. yani, sadece arada bir kafamın içinde eski bir sokağa giriyorum, duvarlarına monami pastel boyalar.. sokağın sonunda kim var bilmiyorum, zaten biliyorum da bilmiyormuş gibi yapıyorum. burası benim çocukluğumun geçtiği yollar.. hem, bazı insanları özlemek de tuhaf şey. ne alaka şimdi özlem.. mesela öyle "gel" diyemiyorsun, "gitme" desen zaten çoktan gitmiş oluyorlar. insanın elinde yalnızca bir "iyi akşamlar" kalıyor bazen. onu da gönderemiyorsun. o y...

bir gün: iki kahve, üç anonim, dört dakika

bugün ilk iş günümdü, bunu böyle düz cümleyle söylemek bile garip geliyor; çünkü içimde koca bir şehir taşınıyor aslında. istanbul'u bıraktım arkamda, valizler falan değil, ama öyle bir his var. memleketim denizli'ye geldim yeni bir iş için. sabah kalktım, hâlâ nerede olduğumu tam çözemeden ofise gittim. dört dakikada. evet, dört dakika. istanbul'da bu bir şehir efsanesiydi bence, burda gerçek. trafik diye bir şey yokmuş meğer. ben hâlâ arabada otururken "neyin navigasyonu" dedim elime. sonra direkt ofisteydim. şaşkındım biraz. hayalini kurduğum ortam henüz burada değil. belki de henüz kimseyi tanımadığım içindir, bilmiyorum. insanlar bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. tanışma faslı filan falan derken kahve makinesi yok dediler. ben de hemen migros sanal market'e girip kahve ve french press sipariş ettim. adam gibi bir çözüm buldum yani kendimce. kahvemi öyle içtim sabah, french press ile.. ama garip bir gurur var içimde bunu yaparken. sanki kendi kendime ...

bir kahve: bir kahve daha

bugün denizli'ye geldim. onu özlemedim. özlemedim yani. bir kadını özlememişim diye denizli'ye gelince fark edecek değilim herhalde.. zaten insan bir kadını özleyince gidip şehre kızmıyor, kadını özlüyor. ben kadını özlemedim. bunu baştan söyleyelim. özlemedim. gün içinde aklıma geldi mi? geldi, ama bu özlemek değil. hatta istanbuldaki iş arkadaşlarım aradı, konuştuk, o an aklıma geldi. insanın aklına insanlar gelir. ben mesela bugün onu düşündüm, sonra başka bir şey düşündüm. sonra yine onu düşündüm. sonra yine başka bir şey düşündüm. bu kadar. özlem yok. özellikle yok. hatta o kadar yok ki, bütün gün bunu düşünüyorum. "özlemedim." ne güzel cümle ya. kısa. net. üzerinde tartışılacak hiçbir şey yok. özlemedim. bitti. sonra evime geldim. her yer toz. benim alerjim var. eşyaları bıraktım. biraz oturdum. evin içinde dolaştım. her şey yerli yerindeydi. ben de yerli yerimdeydim. hiçbir şey değişmemişti. o da yoktu, ama bu da bir şey ifade etmiyor. zaten yoktu. olmaması ger...

bir varış: 6.5 saat sonra annemin mutfağında

kendimi getirmedim. sen bunu yapabilmek için bir ömür harcayacaksın belki, ama ben yaptım. bak, ben kendimi getirmedim, her şey orada kaldı. günaydın yolcu, yorgunsun değil mi? altı buçuk saat boyunca bir koltuğa sığdırdın bütün bedenini, camdan geçen şehirleri saydın, saymaktan vazgeçtin, sonra yine saydın. i̇stanbul çıktı arkandan, sonra bir şehir daha, bir şehir daha, hepsi birer birer geride kaldı, sen hâlâ aynı koltuktaydın, ama artık aynı sen değildin. yol böyle bir şey işte, seni bir yerden alır, başka bir yere bırakır, ama seni de yolda bir yerlere bırakır, geriye bir şeyler dökülür, farkında bile olmazsın.. günaydın evine dönen, denizli'desin şimdi. hava başka kokuyor değil mi, i̇stanbul'un ağırlığı yok burada, sokaklar daha sakin ya da sen daha sakinsin, ayırt edemiyorsun. kendini getirsen böyle mi olurdu.. annen mutfakta, kahvaltı hazırlamakla uğraşıyor, çaydanlık ötüyor, çok da seversin çünkü, sen daha eşiktesin, ayakkabılarını çıkarmadın bile, ama koku çoktan sardı...

bir itiraf: artık biliyor

sabah uyandım, ilk iş onu düşündüm. sabahki yazıda bunu diyemezdim çünkü.. bu artık resmi bir rutin sayılır bu saatten sonra. biri "günaydın" der ya, ben "günaydın, seni düşündüm" diyorum kendi kendime, sesli söylemesem de içimden.. yine de duymuştur beni.. çok garip. artık o da biliyor. söyledim çünkü, dedim "seviyorum" diye, öyle dışımdan da değildi yine, ama o duydu beni, sadece bir cümleydi, ağzımdan çıktı, geri alamadım, geri almak da istemedim zaten. bitecek sevgiyle biter falan, sevgi hep kazanacak değil ya.. hem, bazı cümleler insanın içinde o kadar uzun süre bekliyor ki, çıktığında kendisi bile şaşırıyor ne kadar hafif olduğuna.. bak, bugün ofiste dolaşırken (birinci düşünüş), kahve alırken (ikinci düşünüş, kahve hep tetikliyor beni, biliyorum tuhaf), telefonuma bakıp mesaj yazmayı erteleyip sonra yine yazarken (üçüncü, dördüncü, beşinci.. saymayı bıraktım).. 9 ağustosta denizli yolcusuyum. valiz falan hazırladım, ama kafamda çoktan yoldayım şu an...

bir son gün: pazartesi denizli'de uyanacağım

bugün son ofis günüm. masamdaki her şeye bugün ayrı bir gözle bakıyorum, sanki ilk defa görüyormuşum gibi.. kahve fincanım, üstünde silinmiş bir isim var, kimin olduğunu artık hatırlamıyorum, belki hiç bilmedim. klavyemdeki "e" tuşu biraz basık, çok kullanılmış demek ki, ben de çok yazmışım demek ki, belki de çok "e" dedim bu masada, "e ne olacak", "e tamam", "e neyse".. pencereden dışarı bakıyorum son kez resmi olarak. karşıdaki bina görsel olarak çok değişti, ben değişmedim ama. buraya ilk geldiğimde bu manzarayı "geçici" sanmıştım, meğer geçici olan benmişim. o binaya mantolama bile yaptılar.. birkaç kişiyle vedalaştım bugün, tuhaf oluyor, "görüşürüz" diyorsun, ama aslında görüşmeyeceğimizi ikimiz de biliyoruz, sadece cümlenin daha hafif bir versiyonunu tercih ediyoruz. "iyi yolculuklar" dediler, sanki bir yolculuğa çıkıyormuşum gibi, oysa ben bir hayatı kapatıp başka birini açıyorum, valiz falan da yetm...

bir başka günaydın: güneş doğmadan

günaydın şu an 05:48. bu sabah erken kalktım, sebepsiz, sadece güneş bir şey fısıldadı gibi geldi. kahveyi koydum, kokusu evi doldururken duşa girdim, bir gün biri bu kokuya uyanacak, bilmeden gülümseyecek, ben de kapıdan izleyeceğim, ama bu şehirde değil. gün başladı, küçük şeyler yaptım, bir bardağı yıkadım gereğinden fazla özenle. pencereyi açtım, sanki biri "günaydın" diyecekmiş de duyayım diye. bulutlara baktım biraz, sonra kendime kızdım, "bulutlara bakacak vaktin mi var" dedim, sonra yine baktım.. bazen böyle sabahlar oluyor, kimseye söyleyemediğim bir umutla dolu. belki bugün, belki yarın, belki hiç.. ama ben yine de kahveyi fazladan yapıyorum, ihtimale karşı. günaydın, nerede olursan ol. umarım bugün biri sana da gülümseyerek "günaydın" der.

bir iyi geceler: şaşırmadan geçen bir güne dair

iyi geceler. bugün de garip bir şekilde geçti, aslında hiçbir şey olmadı, ama ben yine de yorgunum, belki de "hiçbir şey olmaması" en yorucu şey. sabah uyandım, ben yine şaşırdım, otuz küsur yıldır sabah oluyor bana, hâlâ her seferinde "haa, oldu yine" diyorum. insan alışamıyor bazı şeylere, alışmak istemiyor belki de; çünkü alışırsa fark etmeyecek.. günün ortasında bir şeyler yaptım mesela, ama hatırlamıyorum ne, muhtemelen ekrana baktım, muhtemelen bir kahve içtim, muhtemelen birine "iyiyim" dedim yine yalandan.. akşam oldu sonra, her zamanki gibi, ben yine "aa akşam olmuş" dedim, sanki ilk defa oluyormuş gibi. hep aynı saatte oluyor akşam, ben hep şaşırıyorum, belki asıl mesele bu olurdu bak; şaşırmayı bırakmamak.. müzik açtım biraz, o kadar sıradan bir şey ki bu, istediğim şarkıyı istediğim an dinleyebilmek, ama düşündüm de aslında hiç sıradan değil. bir tuşa basıyorum, bir ses geliyor, ben o sesle birlikte biraz daha az yalnız oluyorum. buna...

bir iyi akşamlar: yemek, kahve, sonra da hiçbir şey

iyi akşamlar. bugün yine öyle bir gündü işte, insanın "ne yaptım ki bugün" diye sorduğunda cevap veremediği türden.. yemek yedim, gerçekten yedim, kaşıkla, boğazımdan geçirerek, bir insan gibi. sonra kahve yaptım. kahveyi yaparken şu an neden hâlâ aynı fincanı kullanıyorum diye düşündüm, kırılmadı da ondan herhalde, bazı şeyler sırf kırılmadıkları için hayatımızda kalıyorlar, insanlar gibi değil. bu dediğime güldüm bardağa anlam yükleyen kadın, okuyorsan af edersin.. neyse. hep aynı şeyler diyorum ya, biliyorum, sen de biliyorsun; ben de biliyorum.. ama bugün fark ettim ki "hep aynı şeyler" dediğimiz o cümlenin içine bak, kaç kere söylüyoruz, hiç sıkılmadan, sanki her seferinde yeni bir şeymiş gibi şikayet ediyoruz aynılıktan.. belki de asıl mucize bu, insanın her akşam aynı yorgunlukla oturup "yine mi" diyebilmesi. yenilenen bir şey varsa o da bu "yine mi" hâli.. karmaşık oldu bu, yazarken ne diyordum dedim duraksayıp.. sen de af edersin sayın o...

bir bekleyiş: gelmeyen, ama özlemi bitmeyen

hala ofisteyim. saat akmıyor, sürükleniyor. ekranda bir şeyler var, ama gözüm başka yerde. aslında hiçbir yerde. bugün güzel hiçbir şey olmadı. bunu yazmak bile tuhaf; çünkü "güzel bir şey olmadı" demek bir beklentinin olduğunu itiraf etmek. vardı. bekledim. gelmedi. özlediğim kadın gelmedi. gelmeyeceğini biliyordum galiba, ama insan bilse de bekliyor işte, bilmek özlemi durdurmuyor.. özlem öyle bir şey ki, gerçeğin önüne geçiyor. gelmeyeceğini bile bile kapıya bakıyorsun. telefonun titremesini bekliyorsun. sonra titremiyor ve sen yine de bekliyorsun; çünkü beklemek özlemden daha kolay bir alışkanlık. istanbul'daki son günlerim zehir oldu senin yüzünden.. şehir aynı şehir değil artık ya da ben aynı ben değilim, farkı çıkaramıyorum.. sokaklar hâlâ orada, kaldırımlar hâlâ kalabalık, ama içimde bir şey kapandı. bir kapı gibi. artık bu şehirde bana ait hiçbir köşe yok gibi hissediyorum, sanki her yer birinin bıraktığı boşlukla dolu. bir an önce s*ktir olup gitmek istiyorum bu...

anonim?

anonimden sorularını sorabilirsin. tamam şu an hemen ve cevaplayamam belki, ama at bir şeyler. zira dopamin hayati bir hormondur 🫠

bir ara: dünya bekleyebilir

günaydın yeni uyanan ve bloguma sessizce uğrayıp gidenler, merak ediyorsanız ofisteki bütün sabah ritüellerimi tamamladım ve geldim, bilgisayarın başına geçtim, bunu yazdım, yazıyorum ara ara, sonra birkaç şeye baktım, bakıyormuş gibi yaptım, gerekli yerlere gerekli ciddiyetle kafamı salladım, insanlara günaydın dedim, bana günaydın diyenlere günaydın dedim, sanki gerçekten güne başlamaya niyetliymişim gibi davrandım. sonra kahvemi aldım ve odama geldim. bu arada, sabah diş ipi kullanımı konusunda abarttım sanırım, sabahtır dişimde geçmeyen bir sızı var.. neyse. geçer. şimdi hiçbir şey yapasım yok. çok güzel. insanın bazen hiçbir şey yapmak istememesi de bir çeşit program aslında. bugün yapılacaklar listeme “hiçbir şey” yazsam keşke. yanına da tik atsam. tamamlandı. başarıyla hiçbir şey yapılmadı. çok iyi yapardım çünkü.. kahveyi masama koydum. daha ilk yudumda yüzümü buruşturdum. kahve de benimle aynı fikirde olmalı, o da bugün burada olmak istemiyor.. aşağı, yazılım odasına gittim ge...

bir hayat: çözemedik, ama yaşadık

kahvemi yaptım, oturdum. birazdan ofise geçeceğim. şimdilik hiçbir yere gitmiyorum. bence sabahın en güzel tarafı bu. daha kimse senden bir şey istememiş oluyor. telefon çalmamış, biri "müsait misiniz" dememiş, kimse senden bir şey rica etmemiş.. dünya henüz sana ulaşamamış oluyor. kahvem güzel. bunu da bir başarı sayıyorum artık. insanın hayattan beklentileri yaş aldıkça bayağı küçülüyor ha.. eskiden ne istiyordum bilmiyorum. şimdi kahvem güzel olsun, internet çalışsın, kimse saçma bir şey söylemesin, sevdiğim insanlar iyi olsun, yeter. daha ne.. hatta internet olmasa da olur. sevdiğim insanlar iyi olsun yeter, ama internet de olsun tabii.. o kadar da romantik değiliz. bazen sabahları kendimi dünyanın en mantıklı insanı sanıyorum. sonra kahveyi masaya koyup on dakika boyunca hiçbir şey yapmadan fincana bakıyorum. o zaman anlıyorum ki yok, ben de diğerleri gibiyim. hepimizin kafasında aynı anda on tane hayat dönüyor. birini düşünüyoruz, sonra faturaları, sonra çocukluğu, sonr...

bir fincan: acelemiz yoktu

iyi akşamlar, bugün kimse gelmedi. çok da normaldi. evler bazen misafir beklemez, yalnızlığı bekler. ben de bekledim. kendime bir şeyler hazırladım. acelem yoktu. yalnızlığın en sevdiğim tarafı bu galiba; kimse senden hızlı olmanı istemiyor. bir bardak koyuyorsun. oturuyorsun. kalkıyorsun. tekrar oturuyorsun. saatin kaç olduğu bile önemini kaybediyor. eskiden yalnızlığı eksik sanırdım. şimdi biraz öyle düşünmüyorum; çünkü insanlar en çok kendisiyle baş başa kalınca öğrenir bazı şeyleri. hangi şarkıyı yarısında kapattığını, hangi cümleyi kendine bile kuramadığını, hangi sessizliği sevdiğini, hangisine katlanamadığını.. bunları kalabalık öğretmiyor. ev öğretiyor. akşam öğretiyor. iyi geliyor. hem biliyor musunuz, insanın kendi hayatında misafir olmaması güzel bir şey. evde dolaşırken kimseye açıklama yapmamak falan.. bir fincanı masada unutabilmek.. ışıkları açık bırakabilmek.. bir kitabı yüzüstü kapatıp saatler sonra aynı sayfaya dönebilmek.. bunların hepsi küçük özgürlükler. küçük özgü...

bir sessizlik: gülümseyince anlaşılmıyor

ofisten çıkıp eve geldim. duşa bile girmedim. çantayı kapının yanına bıraktım, kendimi koltuğa attım. telefon elimdeydi, ama aslında hiçbir şeye bakmıyordum. sadece ekran açıktı. bazen insanın canı bir şey yapmak istemez zaten. insanız ya hani, bugün de çünkü.. ben de hiçbir şey yapmıyor gibi görünmek istiyordum. ev yine sessizdi. sessizlik dediğim de öyle mutlak bir sessizlik değil. buzdolabının uğultusu, dışarıdan geçen arabalar, üst katta sürüklenen sandalye falan.. insan yalnız yaşayınca binanın her bir tınıtısı bir şey anlatıyor.. hem insanın içinde de böyle sesler oluyor bazen. kimse duymuyor, ama bir yerlerde bir şey çat diye kırılıyor. gidip bakıyorsun, en sevdiğin tarafın paramparça olmuş. gülüyorsun, ne yapacaksın ki başka. derim ya, gülmekten iyisi mi var.. sonra ne yapıyorsun? aynı bunu yaptığın gibi işte.. eğiliyorsun, topluyorsun, elini kesmemeye çalışıyorsun. hiçbir şey olmamış gibi yerine dönüyorsun. işin ilginci, bunu yaparken yüzünde hâlâ küçük bir gülümseme oluyor; ç...

bir sorun: değil

sorun değil, her şey yolunda  😭😭

bir vazgeçiş: rüyalar da yorulur.

iyi uykular, rüyamda seni gördüm. uyanınca ilk yaptığım şey saate bakmak olmadı. keşke olsaydı, çünkü kalktım mutfağa gidip bir sigara yaktım, saat 03:34 idi. yani uyandığımda büyük ihtimalle 03:33 olmalı.. hem sen bakma ona buna yazdığıma.. baştan alıyorum:  rüyamdan uyandım, bir süre tavana baktım; çünkü insan bazı rüyalardan uyanamıyor, yalnızca gözlerini açıyor. birkaç saniye boyunca her şey gerçekti. sen vardın, sesin bile vardı inanır mısın.. ben de vardım, ama görmedim, hissettim. sonra oda geldi, duvar geldi, sessizlik geldi. gerçek dediğimiz o terbiyesiz şey yine kapıyı çalmadan içeri girdi. ben vazgeçtim çocuk, artık rüyalarıma gelme. senin hiçbir şeyden de haberin yok zaten. her gelişinde seni yeniden kaybediyorum bak.. insan kaybetmekten de yorulur. hem aynı ayrılığı kaç kere yaşayabilirim bilmiyorum.. sen haklıydın. sen kazandın.

bir hatırlatma: bazı cümleler "seni seviyorum"dan büyüktür

uykumu getirmek için kendime bir oyun buldum. oyun şöyle, bir insan birini ne kadar tanıyabilir, oyun bu kadar.. mesela sen çorbanın ilk kaşığını üfleyerek içersin, ben en sevmediğim bir kitap dahi olsa sayfalarından sözcükler kesmeye kıyamam. sen yeni aldığın kıyafetleri hemen giyersin, ben yeni aldığım defterlere uzun süre yazamam. sen yağmur başlamadan önce kokusunu anlarsın, ben bir evde biri az önce ağladı mı hemen anlarım. ikimiz de söylemeyiz. oyunun kuralı bu, kim daha çok biliyor diye yarışmıyoruz. kim daha dikkatli sevmiş diye bakıyoruz. bence insanları büyük şeyler tanıtmıyor.. (var ya burada öyle bir şey yazardım ki.. neyse..) hangi tarafına yatınca uyuduğu, kahveyi 65 dereceye düşürüp soğumasına izin verip vermediği, evde terlikle mi çıplak ayak mı dolaştığı, mandalinaların beyazlarını temizleyip temizlemediği, bir şarkının tam neresinde sesi kısıp sustuğu.. bunlar. insan en çok bunlardan ibaret. öyle. bir gün biri beni gerçekten severse diye düşündüm senin yüzünden. umar...

bir gece: kendine de uğra

iyi geceler, bugün de bitti. insan bazen bir günü bitirdiği için şükretmek yerine sonunda kimseye hesap vermeyecek olduğu için sevinir. bugün de öyle. ev hâlâ sessiz, duvarlar aynı. ben biraz başka. biliyor musunuz, canım çok sıkılınca büyük kararlar almıyorum artık. kahve kupasını değiştiriyorum falan, bir bardak su içiyorum mesela, mutfağa gidip dolabı açıyorum, dolabı neden açtığımı unutuyorum, sonra kapatıyorum.. sanki hayat tam da böyle düzelecekmiş gibi. ben de bunu bu yüzden böyle yaptım. birkaç kere.. nasılsınız gerçekten? cevap vermeyeceksiniz biliyorum, ama olsun. bazı sorular cevabı için sorulmuyor. yalnız kalmamak için soruluyor ya da yalnızlığı birazcıcık daha hissetmemek için. bugün yine kendime biraz iyi davranmaya çalıştım. beceremedim. yarın tekrar denerim; çünkü insan en çok kendisini ikna etmekten yoruluyor. mesela iyi olacağına, geçeceğine, değeceğine.. belki de hiçbir şey geçmiyordur. sadece biz aynı yaranın etrafında dolaşa dolaşa yürümeyi öğreniyoruzdur. neyse. g...

bir mızmızlık: bugün dünyayı kurtarmıyorum

günaydın, bugün hiçbir şeyi sevmek istemiyorum. şarkıları mesela. kim karar verdi sabahın bu kadar umutlu başlaması gerektiğine. açıyorum bende, biri aşık, biri özgür, biri yollarda göğsünde bir insanla falan.. bana ne. şarkıları ve insanları kapatıyorum. kuşlar ötmüş. bravo. güneş doğmuş. aferin. çiçek açmış. çok da umurumdaydı.. bazen dünyanın hiçbir çabasına ikna olmuyorum. bugün benim öyle bir günüm. kimse bana "bir kahve iç geçer" demesin mesela. geçmiyor. kimse "zamanla olur" da demesin. olursa olur zaten, sizin cümlelerinizden olmayacak. ben kadercil olmaya da sinir oluyorum bayan. çaban yok, umudun yok, zihninde kırıntı bile yok.. hatta mümkünse bugün kimse bana umut da vermesin; çünkü umut da bazen fazla mesai gibi geliyor insana, keriz gibi.. bir de şu sürekli iyi hissetmek zorundaymışız hal var ya, ben bile ona inanırdım.. ona çok sinir oluyorum. günaydın yazısı yazıyorsan mutlu olacaksın.. hava güzelse şükredeceksin.. çiçek gördün mü fotoğrafını çekeceks...

bir uyku: özlemin nöbeti gece başlar

iyi geceler, bazı geceler insanın canı uyumak istemiyor; rüya görmek istiyor. ikisi aynı şey değilmiş. benim kıyaslarım bu aralar böyle, ille biri baskın olur. bugün bunu öğrendim, kıyaslamayı yani. odanın ışığını kapattım. bir süre tavana baktım. bildirim geldi ona baktım.. sonra gözlerimi kapattım. uyumak için değil bu arada, seni biraz daha unutmamak için. yazık bana ve dahi ben gibilere.. insan sevdiği birini unutmaya çalışırken bile en çok onu hatırlıyor, o yüzden unutmak için bile hatırlamak gerekiyor.. yastığın soğuk tarafını çevirdim. bir şey değişmedi. ellerimi göğsümün üzerinde birleştirdim. çocukken öyle uyurdum, sanki biri elimi tutuyormuş gibi gelirdi. büyüyünce insanın elleri büyüyor da, onları tutan kimse büyümüyor galiba.. bak, bir ara gerçekten sesini duydum sandım. gözlerimi açmadım; çünkü bazı sesler gerçekte yok oluyor, gözünü açınca falan.. rüyalarda daha uzun kalıyorlar. sözde sekiz saniye. belki biraz daha uyursam yine gelirsin diye düşündüm; çünkü gerçek hayatta...

bir iletisim: birtakım güncellemeler (yeni)

uygulama gibi kullanılabilen pwa kısayolunun logosunu güncelledim; eğer aşağıdaki dediğim uygulama kısayolunu eklediyseniz silip tekrar yükleyin aynı şekilde.. (isteğe bağlı.) tumblr'ın t'sine benzer bir h logosu yaptım. tumblr değil handlr aslında. bu 2020'deki projemdendi :D belki bir gün gerçeğe dönüşebilir bu arada.* neymiş öyle tabelasız saçmalığı, tabelasız. isme bak aw. handlr ise handler'ın kısaltması, ilgilenen/yöneten kişi, işleyici, üstesinden gelmek anlamında.. han ile başladığına bakmayın :d sonbahar gibi belki piyasaya sürerim. yap da görelim deyin yeter benim için ;) - yorum yapamıyorsanız, gmail ile giriş yapın ve ondan sonra anonim'i seçerek yorum yapabilirsiniz.  - okumadığın veya yeni gelen ya da güncellenen postlar için kırmızı ibare var. artık biraz daha interaktifiz.. ama geçmişi silersen her şey kırmızı olur benden söylemesi :) edit: tamam dur ben de rahatsız oldum bu durumdan. o yüzden ≡ menü'ye bas, en üstteki "okundu yap" yaz...

bir kuş: bazıları konar, bazıları kök salar

ben, vasat bir hanedanın kahramanıydım, o ise bir kuş; ben kök salmayı marifet sandım, o yalnızca bir dala kondu; nedense bütün ağaç onun oldu. ben sesimi yükselttim, o alçak sesle konuştu; insanlar beni duydular, ama en çok onu hatırladılar. ben masalara yumruğumu bıraktım, o bir gülümsemesini.. hangimizin izi daha uzun sürdü bilmiyorum. ben ömrümü var olmaya harcadım, o hiç çabalamadan vardı; çünkü ben kendimi ispat ederek yaşamayı öğrendim, o ise yalnızca iyi gelerek.. ben dünyayı seçtim, o birkaç insanı.. dünya beni alkışladı, biz onu sevdik. belki bütün fark buydu. ben herkese görünmek istedim, o yalnızca birinin aklında kalmayı.. insan bir ömür boyunca görüldüğü kadar yaşamıyor, bir kez özlendiği kadar yaşıyor. o yüzden.. ben çok vardım, o hep yoktu.

bir umut: beğenirse.. gerisi bekler.

merhaba bugün öğlen saatleri.. hayır önce amelie soundtrack; comptine d'un autre été, l'après-midi, allahın cezası telefon ve lanet fransızca. itiraf ediyorum parçanın ismini google'dan kopyaladım. o sıra ofisteki ezgi kahveyi masama bıraktı. bir süre dokunmadım. kahvenin de insan gibi kendi sıcaklığıyla kalmaya hakkı var bence.. şimdi madem ezgi dedim.. beş yıl önce tanıştığım bir insanla birkaç gün önce yeniden tanıştım. insan aynı nehirde ikinci kez yıkanamazdı ya hani, ama aynı kişiyle iki kere tanışabilir mi bilmiyorum. aslında su değişti yaşlar değişti.. neyse, oluyormuş. beş yıl önce tanıştığım kızı hatırlıyorum. şimdi tanıştığım kadını da. ikisinin arasında geçen beş yılı bilmiyorum. belki en çok onu merak ediyorum. dün bir hüznüne rastladım mesela.. benim şansım böyledir canım. hem insan bazen hiçbir şey anlatmıyor, ama her şeyi anlatıyor. öyle bir akşamdı. "sor" diyordu sanki. ben sormadım; çünkü bazı yaralar, cevabını bildiğin soruları sevmiyor. şarkı d...

bir mevsim: yanlış zamanda açan çiçekler de güzeldir

şimdi akşam, 19:21. eve geldim çok oldu. anahtarı kapıda biraz fazla çevirdim, sabah ne düşünüyordum da kilidi kaç kez çevrildiğimi bile unutmuşum bak. sanki kapıyı değil de bugünü kilitleyecekmişim gibi. olmadı. açıldı işte; çünkü açılır canım benim, bu böyledir. her şey yoluna girer, sen oldu sanırsın.. düşünsene ayrılmayı başarı sayana olur olan her şey, kalanlar da olur sonra. onlar bazı günler eve girer, insanın peşinden salona kadar gelir. eminim anlamadın buradaki boşluğu, olsun. camı açtım şimdi. elimde seni özleten bir cihaz.. dışarıda gün batımı vardı, evet günler hep batar, insana da.. ben bir süre öylece baktım. öğrendim ki sen hiçbir gün batımında aslında benimle aynı gökyüzüne bakmamıştın. ben ikimizin aynı kayalıklarda oturduğunu sanırken, senin güneşin başka denize batıyormuş. benim sustuğum yerde sen konuşuyormuşsun. benim hayran kaldığım bulutu sen belki hiç görmemişsin. bu da olsun. öğrendim ki bazı insanlar aynı manzaraya bakıp bambaşka hayatlar yaşıyormuş. asıl bun...

bir çiçek: en kırık dal bile baharı hatırlar

günaydın. sabah perdeyi açınca güneş içeri girdi. sabah rutinim benim bu, uyanınca beş on dakika maviliği hissetmek, en azından kahve olana kadar. işte gerçek alarm böyle kurulur, biyolojik alarm bunun adı, kendine uyandığını belli etmek falan.. yakında bilim açıklar. ben deyince değersiz, 144 IQ biriyim oysa.. gökyüzüyle bir süre birbirimize baktık öyle. ikimiz de yeterli değildik. güneş bir insanın yokluğunu dolduramıyormuş. ben de bunu dolduramıyormuşum. yine de 3-2 berabere kaldık. adaletsizlik yapmak istemedim ama mızmız yanım yine baskın.. neyse. kahveyi koydum. demlenmesini beklerken aklıma yine aynı şey geldi. insan en çok kimi özlediğini düşünmeden edemiyor, kimin yanında kendisi olabildiğini özlüyor filan falan.. işte belki o yüzden bazı sabahlar kahve acı oluyor. şeker eksik olduğundan değil, azaltma bırak artık dediklerim olmamıştı başka. bu da bir ses eksik olduğundan.. camı açtım. uzun uzun gökyüzüne baktım. sanki semadan inecek bir yağmur, yalnızca toprağı değil içimde ...

bir pazartesi öncesi: yarın yine iyiymişiz gibi

iyi geceler. az önce evin bütün ışıklarını kapattım. sonra tekrar açtım. sonra tekrar kapattım. karanlık mı bana iyi geliyor, ışık mı, onu test ediyordum sanki. bilim insanı gibi. tek deney malzemem de bendim. sonuçlar çok tatmin edici değil.. mutfağa gittim. bir bardak su doldurdum. içmedim. bir süre elimde tuttum. ezgi'ye yazdım.. artık bazı şeyleri tüketmek istemiyorum sanırım yanımda dursun istiyorum.. su, sessizlik, bir insan, 2021'den bazı umutlar.. camı açtım. geceyi biraz içeri davet ettim. gel dedim. bari sen dur. çok dağılma ama. yarın iş var.. bugün kimseye derdimi anlatmamışım. kimse de sormamış zaten. bence bu ikisi birbirini buluyor: "anlatmayanlarla sormayanlar." çok uyumlu bir çiftler. aslında sevdiğim ile ben gibi. bir ara kendi kendime dedim ki, geçti mi? neyin geçeceğini bilmiyorum, ama insanın içinde sürekli yoklama yapan bir memur var. arada kafasını uzatıp, "tamam mı?" diyor. ben de günlerdir aynı cevabı veriyorum, "idare ediyoruz....

bir başka pazar: sessizlik de bazen konuşur

günaydın. pazar sabahlarının insanın canını acıtmak gibi tuhaf bir huyu var. kimsenin acele etmediği saatlerde insan en çok kendine yetişemiyor.. perdeden sızan güneş odanın içine usulca doluyor, ama bazı boşluklara ışık işlemiyor.. demiştim ya, kötü yazılar (romanlar) hava durumuyla başlıyor diye.. bak şimdi nasıl kötü olacak. kahve demledim. mahalle yavaş yavaş uyanıyor. uzaktan ekmek poşetinin hışırtısı geliyor, bir çocuk gülüyor. çocuklar da zaten hep güler. ben buna katlanamıyorum.. karşı binadaki havalı kadın balkon yıkıyor, dünya yine her zamanki gibi devam ediyor. buna hâlâ buna alışamadım; çünkü seni özlemek bazen çok büyük bir şey.. bunu küçültünce şöyle: sanki daha çok masada eksik duran bir bardak gibi.. kahvesi yok. sürekli gözüme çarpıyor, ama kimse onun eksik olduğunu fark etmiyor. herkes kendi pazarını yaşıyor. neyse. şey, ben üzerinde N yazan bardağı ofisten çaldım.. her neyse. ben hâlâ aynı günlerin içindeyim sanki. insan en çok tatil günlerinde yoruluyormuş.. yapacak...

bir akşam: özlemek mesaiye hep vaktinde gelir

bugün başka bir şey.. eve geldim. anahtarı çevirdim, kapıyı kapattım, sonra doğruca duşa girdim. ben bazen biraz çözülmek için giriyorum suyun altına. sizi bilmem. öyle kaldım bir süre. dedim ya, sizi bilmem. çıktım sonra. havluyu omzuma attım. mutsuzluğu bir erdemmiş gibi kabul ettim, sanki yıllardır bunun eğitimini almışım gibi. kimseye yük olmadan. kimseyi aramadan. yok aradım, çok tatlı sesli güzel bir kızı aradım. eminim herkes ona aşık.. biraz güldük. öyle gündelik şeylerden konuştuk. onun hiç canını sıkmadan. aferin bana. yine uslu durdum. yapıyorum bu işi.. özlemek zaten çoktan içime yer etmiş. öyle yeni bir his değil. mesela evin eski kiracısı gibi. çıkmıyor. arada mutfakta karşılaştığımız bile olur, siz ne dersiniz.. pencereye gidip camı kapattım. klimayı açtım. hasta olursam diye azıcık düşündüm ama.. neyse. bir süre dışarı baktım. dışarı dediğim insanlar, insanlar dediğim herkes, herkes dediğim benden başka herkes. garip. sonra kendi kendime dedim ki, iyi misin oğlum sen? i...

bir suç mahalli: ölüm önce gelir, yas sonra..

günaydın sevgili insanlar,  uyanır uyanmaz çok garip bir şey düşündüm. insanın birinin öldüğüne alışması mı daha zor, yoksa öldüğünü ilk birkaç gün hiç anlayamaması mı, bilmiyorum. bunu düşündüm işte; çünkü ölüm bazen haber olarak gelir.. bu yazıdaki de kendiliğinden gelen bir ölüm değildir. hatta bu bir cinayet itirafıdır. ben birini öldürdüm.. gerçek olarak değil.. sanki biri "artık yok" diyor, sen de "tamam" diyorsun, ama beynin "tamam" diyor. kalbin duymuyor.. rüyadan uyanınca olur ya bazen. gözünü açarsın, odanı görürsün, ama birkaç saniye boyunca hâlâ rüyanın içindesindir. gerçek yavaş yavaş gelir. önce tavanı ve duvarları tanırsın, sonra yatağı. en son da "haa.." dersin, "rüyaymış." işte buradaki ölüm de biraz böyle. insan önce haberi alıyor, yas çok sonra geliyor.. dün tam kırk iki kez telefonumu elime aldım, biniyorum belki altmış sekiz bile olabilir.. sembolizme  takılmayın ne olur, burası cinayet 101.. içimdeki boşluk birine ...