bir suç mahalli: ölüm önce gelir, yas sonra..

günaydın sevgili insanlar, 

uyanır uyanmaz çok garip bir şey düşündüm. insanın birinin öldüğüne alışması mı daha zor, yoksa öldüğünü ilk birkaç gün hiç anlayamaması mı, bilmiyorum. bunu düşündüm işte; çünkü ölüm bazen haber olarak gelir.. bu yazıdaki de kendiliğinden gelen bir ölüm değildir. hatta bu bir cinayet itirafıdır. ben birini öldürdüm.. gerçek olarak değil.. sanki biri "artık yok" diyor, sen de "tamam" diyorsun, ama beynin "tamam" diyor. kalbin duymuyor.. rüyadan uyanınca olur ya bazen. gözünü açarsın, odanı görürsün, ama birkaç saniye boyunca hâlâ rüyanın içindesindir. gerçek yavaş yavaş gelir. önce tavanı ve duvarları tanırsın, sonra yatağı. en son da "haa.." dersin, "rüyaymış." işte buradaki ölüm de biraz böyle. insan önce haberi alıyor, yas çok sonra geliyor..
dün tam kırk iki kez telefonumu elime aldım, biniyorum belki altmış sekiz bile olabilir.. sembolizme  takılmayın ne olur, burası cinayet 101.. içimdeki boşluk birine yazacakmışım gibiydi. sonra hatırladım. yazamıyorum; çünkü artık okuyacak kimse yok, ama elim bunu bilmiyor. parmaklar alışkanlıkla aynı yere gidiyor. alışkanlık.. belki de insanın en zalim organı o. bir de pişmanlık var, ama neye pişman olduğumu çıkaramıyorum. çok tuhaf. özür dilemem mi gerekiyordu? çok komik. bir gün daha mı kalmalıydı? yapma. daha sık mı sevdiğimi söylemeliydim? asla. zaten hiçbir şey değişmeyecekti de ben sadece değişebilirmiş gibi davranıyorum. bu doğru. insan bazen neyi eksik yaptığını bilmez, bir şeylerin eksik kaldığını hisseder. isim koyulmaz demiştim buna. insan ölünce adı bile kalmıyor, cenaze kaldırıldı mı, diyorlar mesela.. cenazede kimler vardı diyorlar ya da.. filan falan.. ölen insanlar da öylece evlerden gitmiyor, önce cümlelerin içinden çekiliyorlar. bir şey anlatırken, "bunu ona da söylerdim" diyorsun, "o bunu çok severdi" diyorsun.. hep yarıda kesilir gibi cümleler kalıyor elinde; çünkü artık söyleyemiyorsun. sonra bir yazı okuyorsun, bir mecrada elinde telefonla markaj yapılmış gibi montajsız 'batman' gibi bir çift görüyorsun falan.. anlatamadım, bence sabahın kusuru bu. neyse işte, onun sevdiği şeyi görünce duruyorsun. sonra yine aklına geliyor. sonra aklına geldiği için şaşırıyorsun.. ne büyük aşk diye mi yoksa bilemedim; çünkü beynin hâlâ onun yaşadığı bir dünya kurmaya devam ediyor.. erken özlemek diye bir şey varmış. onu öğrendim. daha gitmesinin üzerinden çok geçmeden, çok uzun zamandır yokmuş gibi özlemek falan. zamanın bozulması gibi. şöyle ki, takvim başka bir şey söylüyor. kalp başka.. keşke.. keşke insanlar öldükten sonra birkaç gün daha dünyada kalsaydı. kimse görmeden. sadece yanlışlıklarımızı düzeltelim diye. bir çay daha içelim diye. sarılmayı unuttuklarımızı hatırlayalım diye. bir "iyi bak kendine" daha söyleyelim diye. sonra gerçekten gitselerdi; çünkü insan vedaya değil, vedanın bu kadar ansızın bitmesine alışamıyor.. şimdi bazen durup öylece etrafa bakıyorum. her şey yerli yerinde. üstünde N yazan bardak aynı bardak. kapı aynı kapı. hava aynı hava. güneş aynı güneş. ay aynı ay. bu kadar aynı şeyin içinde, bir kişinin eksik olması nasıl bu kadar büyük bir boşluk yaratabiliyor, aklım almıyor.. ve dahi en kötüsü şu: o eksikliği tarif edecek bir kelime de bırakmıyor arkasında. sadece ara ara durup, hiçbir sebep yokken, "hayret.." diyorsun; çünkü bir insanın gerçekten gittiğini bazı kalpler çok geç anlıyor. hayret.
--
geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu, kendi dalında ağır bir meyveydim. lezzetimden eksilmedi, ama rendelendim..