Kayıtlar

bir davet: akşam yemeğe gel

ofisten çıktım, eve geldim, annem aradı. dün biraz hasta gibiydim sanırım o yüzden, yoksa daha çok arar.. "akşam yemeğe gel" dedi. işte denizli'de olmanın güzel yanlarından biri de bu. bir yerden çıkıyorsun, başka bir yere gidecek oluyorsun, ama seni bekleyen bir masa oluyor. öyle gün içindeki gibi büyük büyük laflar değil bunlar. mercimek çorbası olabilir, pilav olabilir, "ekmek al da gel" olabilir, ama birinin sana "yemeğe gel" demesi var. dünyanın bütün restoranlarını kapatıp insanın önüne bir tabak ev yemeği koysanız bazı akşamlar bundan daha büyük bir organizasyon yapamazsınız. ben böyle düşünüyorum. bir de açsın ya, biri sana yemek yapmış falan.. hayatımdaki hiçbir kadının yemek yapmayı bildiğini görmediğim için bu teklif beni can evimden vurdu. mesela bugün güzel şeyler oldu. yeni insanlarla tanıştım. güzelliğini bilmem, onu söylemek bana düşmez, ama zeki bir kadınla tanıştık. bunu özellikle söylüyorum; çünkü yazılımcı kadınlara karşı bugüne kad...

bir 'tık' diye: bazı sözler söylenmeden önce daha değerlidir

bir şey söylemek başka, bir şeyi yapmak başka. bunu öğrenmem otuz sene sürdü, öğrenince de üşendim anlatmaya, ama bugün üşenmeyeceğim; çünkü biliyorsunuz, dolmuş taştı.. siz hiç bir sözün kaça satıldığını hiç düşündünüz mü? bedava. söz bedava lan, nefes kadar bedava, tükürük kadar bedava. ağzını açan, bir şey vaat ediyor bu aralar. yapacağım diyor, düşüneceğim diyor, konuşuruz diyor, bakarız diyor. bakmıyor. konuşmuyoruz. düşünmüyor. yapmıyor. sadece söylüyor; çünkü söylemek yapmaktan kolay, tık diye ağızdan çıkıyor, hiçbir direnç yok, hiçbir maliyet yok, hiçbir yorgunluk yok.. bense yoruldum, siktir oldum resmen. kelime kalabalığından yoruldum. bana "olur inşallah" diyen herkesten, "elimden geleni yaparım" diyen herkesten, "seninleyim" deyip de bir telefon bile açmayan herkesten yoruldum. bu cümleler bir sikime yaramıyor. bu cümleler benim çevremde duruyor, tıpkı şu an masamda duran kapalı iki fincan gibi, açılmayı bekliyor, ama açıldığında içi boş çıkıyo...

bir.. tek kişilik sabah: kahve iki kişilikti aslında

günaydın, ofisteyim, kahvemi yaptım, burada da köşemi buldum işte, o küçük masayı, o tek pencereyi, oturdum ve yazmaya başladım; çünkü bazı sabahlar öyle bir şey ister insandan, otur ve yaz der, ben de dinliyorum o sesi.. sen olsaydın bu kahveyi beraber içerdik, ben kendime yaptığım gibi sana da yapardım, yoğunluğunu tam istediğin gibi ayarlardım, hangi fincanı sevdiğini ezbere bilirdim, o çatlak kenarlı olanı belki. sen olsaydın, sabah bu kadar erken kalkmazdım belki ya da kalkardım, ama yanımda biri olduğunu bilerek kalkmak başka bir şeymiş gibi gelirdi, yatağın diğer tarafı havanın sıcaklığıyla ısınmazdı belki, bir de ben olsaydım.. bu şehir bana yabancı değil biliyorsun, yeni bir iş, yeni bir masa, yeni yüzler, ama sen olsaydın hiçbiri bu kadar yabancı gelmezdi, fakat tanıdık bir el tutsa insanın elini, en yabancı şehir bile bir köşesinde ev gibi bir yer bulurdu kendine.. hem sen olsaydın bu köşeyi ikimiz için bulurdum, tek kişilik değil, iki fincanlık bir köşe olurdu, ben yazarken...

bir mesafe: aynı evrenin içinde

iyi akşamlar. bugün bazı şeylerin aslında hiç geçmediğini öğrendim. o kadar 'kendimi götürmeyeceğim' de dedim halbuki.. insan unuttuğunu sanıyor, sonra bir ses duyuyor, iki cümle konuşuyor, bir gülüşün kenarından geçiyor ve anlıyor ki bazı şeyler unutulmazmış da sadece sessize alınırmış.. neyse. akşam oldu. güneş yine battı, burada da güneş batıyor evet. bugün dünya yine hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti. ben de elimden geldiğince normal bir insan gibi davrandım. fena değiliz, o denli uyumlu.. yani, sadece arada bir kafamın içinde eski bir sokağa giriyorum, duvarlarına monami pastel boyalar.. sokağın sonunda kim var bilmiyorum, zaten biliyorum da bilmiyormuş gibi yapıyorum. burası benim çocukluğumun geçtiği yollar.. hem, bazı insanları özlemek de tuhaf şey. ne alaka şimdi özlem.. mesela öyle "gel" diyemiyorsun, "gitme" desen zaten çoktan gitmiş oluyorlar. insanın elinde yalnızca bir "iyi akşamlar" kalıyor bazen. onu da gönderemiyorsun. o y...

bir gün: iki kahve, üç anonim, dört dakika

bugün ilk iş günümdü, bunu böyle düz cümleyle söylemek bile garip geliyor; çünkü içimde koca bir şehir taşınıyor aslında. istanbul'u bıraktım arkamda, valizler falan değil, ama öyle bir his var. memleketim denizli'ye geldim yeni bir iş için. sabah kalktım, hâlâ nerede olduğumu tam çözemeden ofise gittim. dört dakikada. evet, dört dakika. istanbul'da bu bir şehir efsanesiydi bence, burda gerçek. trafik diye bir şey yokmuş meğer. ben hâlâ arabada otururken "neyin navigasyonu" dedim elime. sonra direkt ofisteydim. şaşkındım biraz. hayalini kurduğum ortam henüz burada değil. belki de henüz kimseyi tanımadığım içindir, bilmiyorum. insanlar bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. tanışma faslı filan falan derken kahve makinesi yok dediler. ben de hemen migros sanal market'e girip kahve ve french press sipariş ettim. adam gibi bir çözüm buldum yani kendimce. kahvemi öyle içtim sabah, french press ile.. ama garip bir gurur var içimde bunu yaparken. sanki kendi kendime ...

bir kahve: bir kahve daha

bugün denizli'ye geldim. onu özlemedim. özlemedim yani. bir kadını özlememişim diye denizli'ye gelince fark edecek değilim herhalde.. zaten insan bir kadını özleyince gidip şehre kızmıyor, kadını özlüyor. ben kadını özlemedim. bunu baştan söyleyelim. özlemedim. gün içinde aklıma geldi mi? geldi, ama bu özlemek değil. hatta istanbuldaki iş arkadaşlarım aradı, konuştuk, o an aklıma geldi. insanın aklına insanlar gelir. ben mesela bugün onu düşündüm, sonra başka bir şey düşündüm. sonra yine onu düşündüm. sonra yine başka bir şey düşündüm. bu kadar. özlem yok. özellikle yok. hatta o kadar yok ki, bütün gün bunu düşünüyorum. "özlemedim." ne güzel cümle ya. kısa. net. üzerinde tartışılacak hiçbir şey yok. özlemedim. bitti. sonra evime geldim. her yer toz. benim alerjim var. eşyaları bıraktım. biraz oturdum. evin içinde dolaştım. her şey yerli yerindeydi. ben de yerli yerimdeydim. hiçbir şey değişmemişti. o da yoktu, ama bu da bir şey ifade etmiyor. zaten yoktu. olmaması ger...

bir varış: 6.5 saat sonra annemin mutfağında

kendimi getirmedim. sen bunu yapabilmek için bir ömür harcayacaksın belki, ama ben yaptım. bak, ben kendimi getirmedim, her şey orada kaldı. günaydın yolcu, yorgunsun değil mi? altı buçuk saat boyunca bir koltuğa sığdırdın bütün bedenini, camdan geçen şehirleri saydın, saymaktan vazgeçtin, sonra yine saydın. i̇stanbul çıktı arkandan, sonra bir şehir daha, bir şehir daha, hepsi birer birer geride kaldı, sen hâlâ aynı koltuktaydın, ama artık aynı sen değildin. yol böyle bir şey işte, seni bir yerden alır, başka bir yere bırakır, ama seni de yolda bir yerlere bırakır, geriye bir şeyler dökülür, farkında bile olmazsın.. günaydın evine dönen, denizli'desin şimdi. hava başka kokuyor değil mi, i̇stanbul'un ağırlığı yok burada, sokaklar daha sakin ya da sen daha sakinsin, ayırt edemiyorsun. kendini getirsen böyle mi olurdu.. annen mutfakta, kahvaltı hazırlamakla uğraşıyor, çaydanlık ötüyor, çok da seversin çünkü, sen daha eşiktesin, ayakkabılarını çıkarmadın bile, ama koku çoktan sardı...

bir itiraf: artık biliyor

sabah uyandım, ilk iş onu düşündüm. sabahki yazıda bunu diyemezdim çünkü.. bu artık resmi bir rutin sayılır bu saatten sonra. biri "günaydın" der ya, ben "günaydın, seni düşündüm" diyorum kendi kendime, sesli söylemesem de içimden.. yine de duymuştur beni.. çok garip. artık o da biliyor. söyledim çünkü, dedim "seviyorum" diye, öyle dışımdan da değildi yine, ama o duydu beni, sadece bir cümleydi, ağzımdan çıktı, geri alamadım, geri almak da istemedim zaten. bitecek sevgiyle biter falan, sevgi hep kazanacak değil ya.. hem, bazı cümleler insanın içinde o kadar uzun süre bekliyor ki, çıktığında kendisi bile şaşırıyor ne kadar hafif olduğuna.. bak, bugün ofiste dolaşırken (birinci düşünüş), kahve alırken (ikinci düşünüş, kahve hep tetikliyor beni, biliyorum tuhaf), telefonuma bakıp mesaj yazmayı erteleyip sonra yine yazarken (üçüncü, dördüncü, beşinci.. saymayı bıraktım).. 9 ağustosta denizli yolcusuyum. valiz falan hazırladım, ama kafamda çoktan yoldayım şu an...

bir son gün: pazartesi denizli'de uyanacağım

bugün son ofis günüm. masamdaki her şeye bugün ayrı bir gözle bakıyorum, sanki ilk defa görüyormuşum gibi.. kahve fincanım, üstünde silinmiş bir isim var, kimin olduğunu artık hatırlamıyorum, belki hiç bilmedim. klavyemdeki "e" tuşu biraz basık, çok kullanılmış demek ki, ben de çok yazmışım demek ki, belki de çok "e" dedim bu masada, "e ne olacak", "e tamam", "e neyse".. pencereden dışarı bakıyorum son kez resmi olarak. karşıdaki bina görsel olarak çok değişti, ben değişmedim ama. buraya ilk geldiğimde bu manzarayı "geçici" sanmıştım, meğer geçici olan benmişim. o binaya mantolama bile yaptılar.. birkaç kişiyle vedalaştım bugün, tuhaf oluyor, "görüşürüz" diyorsun, ama aslında görüşmeyeceğimizi ikimiz de biliyoruz, sadece cümlenin daha hafif bir versiyonunu tercih ediyoruz. "iyi yolculuklar" dediler, sanki bir yolculuğa çıkıyormuşum gibi, oysa ben bir hayatı kapatıp başka birini açıyorum, valiz falan da yetm...

bir başka günaydın: güneş doğmadan

günaydın şu an 05:48. bu sabah erken kalktım, sebepsiz, sadece güneş bir şey fısıldadı gibi geldi. kahveyi koydum, kokusu evi doldururken duşa girdim, bir gün biri bu kokuya uyanacak, bilmeden gülümseyecek, ben de kapıdan izleyeceğim, ama bu şehirde değil. gün başladı, küçük şeyler yaptım, bir bardağı yıkadım gereğinden fazla özenle. pencereyi açtım, sanki biri "günaydın" diyecekmiş de duyayım diye. bulutlara baktım biraz, sonra kendime kızdım, "bulutlara bakacak vaktin mi var" dedim, sonra yine baktım.. bazen böyle sabahlar oluyor, kimseye söyleyemediğim bir umutla dolu. belki bugün, belki yarın, belki hiç.. ama ben yine de kahveyi fazladan yapıyorum, ihtimale karşı. günaydın, nerede olursan ol. umarım bugün biri sana da gülümseyerek "günaydın" der.

bir iyi geceler: şaşırmadan geçen bir güne dair

iyi geceler. bugün de garip bir şekilde geçti, aslında hiçbir şey olmadı, ama ben yine de yorgunum, belki de "hiçbir şey olmaması" en yorucu şey. sabah uyandım, ben yine şaşırdım, otuz küsur yıldır sabah oluyor bana, hâlâ her seferinde "haa, oldu yine" diyorum. insan alışamıyor bazı şeylere, alışmak istemiyor belki de; çünkü alışırsa fark etmeyecek.. günün ortasında bir şeyler yaptım mesela, ama hatırlamıyorum ne, muhtemelen ekrana baktım, muhtemelen bir kahve içtim, muhtemelen birine "iyiyim" dedim yine yalandan.. akşam oldu sonra, her zamanki gibi, ben yine "aa akşam olmuş" dedim, sanki ilk defa oluyormuş gibi. hep aynı saatte oluyor akşam, ben hep şaşırıyorum, belki asıl mesele bu olurdu bak; şaşırmayı bırakmamak.. müzik açtım biraz, o kadar sıradan bir şey ki bu, istediğim şarkıyı istediğim an dinleyebilmek, ama düşündüm de aslında hiç sıradan değil. bir tuşa basıyorum, bir ses geliyor, ben o sesle birlikte biraz daha az yalnız oluyorum. buna...

bir iyi akşamlar: yemek, kahve, sonra da hiçbir şey

iyi akşamlar. bugün yine öyle bir gündü işte, insanın "ne yaptım ki bugün" diye sorduğunda cevap veremediği türden.. yemek yedim, gerçekten yedim, kaşıkla, boğazımdan geçirerek, bir insan gibi. sonra kahve yaptım. kahveyi yaparken şu an neden hâlâ aynı fincanı kullanıyorum diye düşündüm, kırılmadı da ondan herhalde, bazı şeyler sırf kırılmadıkları için hayatımızda kalıyorlar, insanlar gibi değil. bu dediğime güldüm bardağa anlam yükleyen kadın, okuyorsan af edersin.. neyse. hep aynı şeyler diyorum ya, biliyorum, sen de biliyorsun; ben de biliyorum.. ama bugün fark ettim ki "hep aynı şeyler" dediğimiz o cümlenin içine bak, kaç kere söylüyoruz, hiç sıkılmadan, sanki her seferinde yeni bir şeymiş gibi şikayet ediyoruz aynılıktan.. belki de asıl mucize bu, insanın her akşam aynı yorgunlukla oturup "yine mi" diyebilmesi. yenilenen bir şey varsa o da bu "yine mi" hâli.. karmaşık oldu bu, yazarken ne diyordum dedim duraksayıp.. sen de af edersin sayın o...

bir bekleyiş: gelmeyen, ama özlemi bitmeyen

hala ofisteyim. saat akmıyor, sürükleniyor. ekranda bir şeyler var, ama gözüm başka yerde. aslında hiçbir yerde. bugün güzel hiçbir şey olmadı. bunu yazmak bile tuhaf; çünkü "güzel bir şey olmadı" demek bir beklentinin olduğunu itiraf etmek. vardı. bekledim. gelmedi. özlediğim kadın gelmedi. gelmeyeceğini biliyordum galiba, ama insan bilse de bekliyor işte, bilmek özlemi durdurmuyor.. özlem öyle bir şey ki, gerçeğin önüne geçiyor. gelmeyeceğini bile bile kapıya bakıyorsun. telefonun titremesini bekliyorsun. sonra titremiyor ve sen yine de bekliyorsun; çünkü beklemek özlemden daha kolay bir alışkanlık. istanbul'daki son günlerim zehir oldu senin yüzünden.. şehir aynı şehir değil artık ya da ben aynı ben değilim, farkı çıkaramıyorum.. sokaklar hâlâ orada, kaldırımlar hâlâ kalabalık, ama içimde bir şey kapandı. bir kapı gibi. artık bu şehirde bana ait hiçbir köşe yok gibi hissediyorum, sanki her yer birinin bıraktığı boşlukla dolu. bir an önce s*ktir olup gitmek istiyorum bu...

anonim?

anonimden sorularını sorabilirsin. tamam şu an hemen ve cevaplayamam belki, ama at bir şeyler. zira dopamin hayati bir hormondur 🫠

bir ara: dünya bekleyebilir

günaydın yeni uyanan ve bloguma sessizce uğrayıp gidenler, merak ediyorsanız ofisteki bütün sabah ritüellerimi tamamladım ve geldim, bilgisayarın başına geçtim, bunu yazdım, yazıyorum ara ara, sonra birkaç şeye baktım, bakıyormuş gibi yaptım, gerekli yerlere gerekli ciddiyetle kafamı salladım, insanlara günaydın dedim, bana günaydın diyenlere günaydın dedim, sanki gerçekten güne başlamaya niyetliymişim gibi davrandım. sonra kahvemi aldım ve odama geldim. bu arada, sabah diş ipi kullanımı konusunda abarttım sanırım, sabahtır dişimde geçmeyen bir sızı var.. neyse. geçer. şimdi hiçbir şey yapasım yok. çok güzel. insanın bazen hiçbir şey yapmak istememesi de bir çeşit program aslında. bugün yapılacaklar listeme “hiçbir şey” yazsam keşke. yanına da tik atsam. tamamlandı. başarıyla hiçbir şey yapılmadı. çok iyi yapardım çünkü.. kahveyi masama koydum. daha ilk yudumda yüzümü buruşturdum. kahve de benimle aynı fikirde olmalı, o da bugün burada olmak istemiyor.. aşağı, yazılım odasına gittim ge...