bir gün: iki kahve, üç anonim, dört dakika
bugün ilk iş günümdü, bunu böyle düz cümleyle söylemek bile garip geliyor; çünkü içimde koca bir şehir taşınıyor aslında. istanbul'u bıraktım arkamda, valizler falan değil, ama öyle bir his var. memleketim denizli'ye geldim yeni bir iş için. sabah kalktım, hâlâ nerede olduğumu tam çözemeden ofise gittim. dört dakikada. evet, dört dakika. istanbul'da bu bir şehir efsanesiydi bence, burda gerçek. trafik diye bir şey yokmuş meğer. ben hâlâ arabada otururken "neyin navigasyonu" dedim elime. sonra direkt ofisteydim. şaşkındım biraz. hayalini kurduğum ortam henüz burada değil. belki de henüz kimseyi tanımadığım içindir, bilmiyorum. insanlar bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. tanışma faslı filan falan derken kahve makinesi yok dediler. ben de hemen migros sanal market'e girip kahve ve french press sipariş ettim. adam gibi bir çözüm buldum yani kendimce. kahvemi öyle içtim sabah, french press ile.. ama garip bir gurur var içimde bunu yaparken. sanki kendi kendime "bak, sen bunu hallettin" diyormuşum gibi. sonra herkes kullandı falan. küçük bir şey aslında ama ilk günün içinde insan böyle küçük şeylere tutunuyor galiba. gün boyu bir de anonimlere takıldı kafam. biri var, gizemli diyor kendine, ama değil aslında. ona kendimi anlattım biraz. kim olduğumu, ne düşündüğümü. ama anlamadı. hâlâ anlamadı. ben ondan daha gizemliyim çünkü. o bunu bilmiyor bile. sevgilim var mı yok mu bile bilmiyorum ben. düşünsene. kendi hayatımın bu kadar net olmayan bir noktasında insanlar bana "sen kimsin?" diye sorunca ne diyeceğimi bilemiyorum bazen. gülüyorum işte. ahahah falan.. belki de en doğrusu bu. her şeyi netleştirmemek. biraz bulanık bırakmak. tıpkı yeni şehir gibi, tıpkı yeni iş gibi, tıpkı bu kahve gibi aslında. makineyle yapılmamış ama yine de içiliyor işte. güzel de oluyor bazen. kim bilir, belki bulanıklık bazen netlikten daha iyi bir şeydir. neyse. bugünümü böyle bıraktım. yarın ne olur bakarız. dört dakika diyor işte, zaten dört dakika sonra yine evdeyim.