Kayıtlar

Haziran, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

bir insanı tanımak: kendini görevlerle tanımlayan biri

yaşamak. sabah uyanmak, kahve yapmak, diş fırçalamak. telefon bildirimlerine bakmak, içlerinden en az toksik olanı seçip “bugün de bir şeyler yapmalıyım” demek. sonra bir liste açmak. iş listesi ve yapılacaklar listesi. markete git, çamaşır yıka, faturaları yatır, spora başla, mail at, dolabı düzenle, hayata dair bir şeyler öğren, üret, görünür ol, hikayene bir şeyler kat.. kat, kat, kat. sadece yaşamak yetmiyor, ama şanslıyım ki bugün en uzun gündüz. en sevdiğim dört günden biri.. ama yetişmez. bugün kendime yemek bile yapmadım. buzdolabını açıp göz gezdirdim. “akşam ne yesem?” diye düşündüm, ama düşünce sadece havada asılı kaldı. bir cevap gelmedi; çünkü akşam yemeği yemek bile, yapılacak bir görev gibi görünüyordu.. yani yemek yemek bile yaşamanın içinde bir madde olmuştu. hayat, sürekli bir yapılacaklar listesine dönüşmüş gibi.. ben yaşadığımı bu listeye ne kadar çok madde eklersem, o kadar fazla hissediyorum sandım, ama yaşamak bu değil. alfred adler der ki: “bir insanın yaşam biç...

bir bayatlık: dünden kalan kahveyle başlayan sabahlar

bana kalırsa, “cold brew” ile “dünden kalan kahve” arasında çok da fark yok, ama baristalar üç küp buz atıyor bardağa, bir çimdik şurup, nane yaprağı, uzun ince cam bir bardak sunumuyla kandırıyorlar dünyayı. kimse kalkıp “bu kahve dün mü yapılmıştı?” diye sormuyor; çünkü o kahve “gourmet”, çünkü o kahve “tasarım”, ama sen? senin dolaba koyduğun kahve “unutulmuş” sayılıyor. adı bir anda “artık” oluyor. aynı kahve, ama sunum eksik. kader işte. kiminin hikayesi dumanı üstünde, kimininki ise soğuk, ama derin. biri “taze demlenmiş” diye sevilir, diğeri “bayat” diye kenara atılır. ama içiliyor mu? içiliyor; çünkü tadı biraz acımış olabilir ama zaten hayat da öyle değil mi? hepimiz biraz fazla demlendik. biraz yalnız soğuduk ve birileri çıkıp hala içilebilir olduğumuzu hatırlattı bize. belki üstüne bir parça buz, biraz cesaret, biraz da tarçın. dünden kalanla bile yeni bir sabah yapılır. bazı sabahlar taptaze kahve kokusuyla uyanamazsın. bazen elinde kalan tek şey dünden kalmış bir bardak ka...

bir sabah sonrası: yazdıkça çoğalan sessizlik

Resim
gece uyanıp sabaha karşı yazdıklarımı gün içinde okuduğumda ben bunu hangi kafayla yazmışım diyorum. şimdi saat öğleden sonra. aynı kafeye geldim, bir kahve söyledim, ‘ruj lekesiz bardakta, sineksiz böceksiz sıcak bir filtre kahve istiyorum’ dedim. çalışan kız gülümsedi. yalandan da olsa gülümsemesi güzeldi. ne yapabilir ki zaten. şimdi göz göze geldik. yan masaya iki adam iki kadın bir de küçük çocuk geldi. bunlar üniversiteden arkadaşlarmış, çünkü ortak anılarını konuşuyorlar. yazarken, bize ne bu bilgiden dedim içimden, ama biri durmadan konuşuyor. öyle bir tonla ki, sesi cümlelerin içinden taş gibi fırlayıp bardağın içine düşüyor. sonra fark ettim, bu ses sadece rahatsız etmiyor, yazdırıyor da; çünkü canım sıkılmasa yazmazdım; çünkü huzurlu olsam yazmak değil içmek isterdim. kahvemi ya da hayatı.  şimdi önümde dizüstü, önümde hayat.. ikisi de şarjla çalışıyor, ama biri diğerinden daha sık kapanıyor. kafede hafif bir caz çalıyor. her zamanki gibi kimse duymuyor. sadece müziğin v...

bir yalnızlık: her şeyin başladığı ama kimsenin kalmadığı yer

Resim
“ insanlar kendilerini ikinci bir şansa hazırlamalı ” demişti ursula.. ama biz, daha ilk şansı bile tam yaşayamadan ikinci ihtimallere ağlanacak kadar aceleci çıktık. dün gece yastığımı düzeltirken jose arcadio buendia’nın laboratuvarında unuttuğu zamanın sesini duyar gibi oldum. saat çalışmıyordu, ama içim tik tak yapıyordu. birileri içimde yıllardır durmayan bir saati geri kurmuş olmalı. bilmiyorum. belki de yalnızlık dediğimiz şey  insanın kendi zamanını aşamaması . macondo’da hiçbir şey tesadüf değilmiş. yağmur yedi yıl boyunca yağmış. bir kadın havalanarak göğe çıkmış. bir adamın alnına yazgısı kazınmış, ama en çok ne olmuş biliyor musun? herkes unutmuş. birbirini, kendini, sevdiklerini.. sonra, sonra yine sevmişler. benim evimde öyle bir kasaba yoktu, ama bazen çamaşır askısına asılı bir tişörtte, yere düşen bir saç telinde ya da içilmeyi unutulmuş bir kahvede bir kasabanın hüznünü taşıyordum.  bir defterin arasından çıkan eski bir notta, “keşke bir şey olsaydı” yazıyor....

bir hayata hatıra: keşke dediğim hiçbir şeyin içinde sen yoksun

Resim
  bugün içimden bir cümle geçti. cümlenin üstü tozlu, sanki yıllardır bir kutunun içinde beklemiş gibi. amelie filmindeki dominique bretodeau'ya ait o kutu gibi. açınca burnuma tanıdık bir koku geldi. çocukluk gibi, pişmanlık gibi, ama en çok da “artık fark etmiyor” gibi. keşke dediğim çok şey var hayatta: keşke yağmur yağmasa demişliğim var mesela tam dışarı çıkacakken, keşke şu kahve bu kadar soğuk olmasaydı, keşke o mesajı silmeseydim, keşke daha erken gitseydim, keşke o yoldan gitmeseydim, keşke hiç dönmeseydim.. ama sen? sen hiç yoktun o cümlelerin içinde; çünkü seninle ilgili hiçbir şey “keşke” kadar hafif olmadı. seninle ilgili her şey ya “iyi ki” kadar ağır ya da “bir daha asla” kadar kesindi. bir ara bir yerlerde seni anlamaya çalışmışım gibi hatırlıyorum.. ama galiba o da sadece oyalanmaydı; çünkü bazen insan sadece geçmesini bekler bir şeylerin. iyileşmek değil de.. unutmak değil de.. sadece  azalsın yeter . oysa sende azalmayan tek şey kendini çok sanmandı.. bense ...

bir değişiklik: kediden kuşa, aşağıdan yukarıya

Resim
en üst katta oturanlar kuşlardan bahseder, bahçe katındakiler kedilerden. öyledir çünkü. kuşlar uzak, kediler yakın olur. biri gökyüzüyle, diğeri toprakla meşguldür. bahçede oturanlar daha çok kaybeder mesela. bir sabah, sabah bile olmayan bir sabah, çok erken bir vakit, bahçeye çıkarsın ve “kedi yok” dersin. günlerce yemeği kalır kapının önünde, sonra o da küser. öyle olur. alışmak kaybetmektir biraz.. borderline dediğim bir kedi vardı. siyah-beyaz. burnunun ucunda küçücük siyah bir çizgi. çok şey yaşamış gibi yürürdü. bazen gelirdi, yemek yerdi, sonra koltuğun ucuna kıvrılır, “çok da kalmam” der gibi gözlerini kapatırdı. evde konuşan biri olduğunda gitmezdi mesela, konuşma sesini seviyordu. gürültü değil ama ses. bu bir fark. ben de ses seviyordum o zamanlar. ses, insanı biraz dünyada tutar. sessizlik, her şeyi büyütür. şimdi başka bir evdeyim. en üst kattayım. sabahları kuşlara yem atıyorum. güvercinler, serçeler, ara sıra bir karga bile geliyor. ben de kahvemi alıp balkonda oturuyo...

bir rastlantı: anılar ve kahve kokusu arasında

Resim
antihistaminlerimi aldım ve kendimi kahve içmeye çıkardım. insanları izlerken, çok uzaklarda gördüğüm ve benim olduğum tarafa doğru gelen birini eski sevgilime benzettim. şimdi diyeceksiniz ki, “he, koskoca şehirde, senin kendini kahve içmeye çıkardığın masturdate ’inde, senin bulunduğun kahvecinin önünden, senin yıllar önceki sevgilin geçecek..” hatırlar mısınız, beni bulur demiştim: bir taş kolay anlamanız için bir şey söyleyeyim: koskoca şehirde, yüzlerce kahvecinin içinde, kendimi kahve içmeye çıkardığım bu saatte, söylediğim kahve için onlarca kahve fincanının içinden seçilen bardakta ruj izi var..   beni bulur. neyse, bu kadın o kişi değil tabii. ikinci bardakta ruj izi yok. nasıl bağladım ama.. bu dediğim kadınla 23 yaşındayken aynı evde yaşıyorduk. mühendislik o kadar tatlı gelmişti ki, ikinci üniversitenin dibine vurmuştum. kendisi de uluslararası ticaret gibi, dış ticaret gibi ya da ikisinin birleşimi bir bölümdeydi. her gün aynı evin içinde olmamıza rağmen beni...

bir sunum: konu hedeflerdi, ama aslında herkes kendi duvarına çarptı

“ilk iş yerimde bir müdürüm vardı, günde yirmi toplantıya girerdi. ‘çok yoğunum’ derdi, ama neyle meşgul olduğunu kimse bilmezdi. bir gün öğle yemeğinde dedim ki: abi sen aslında çalışmıyorsun, sen sistemin içinde debeleniyorsun.. güldü, ertesi hafta istifa etti. gerçekten de bazen sorun bizde değil, sistemde. sürekli ‘yetersizim’ hissi, belki de sistemin bizden sürekli ‘daha fazlasını’ istemesinden geliyor olabilir..” bu sözler, sabaha kadar hazırladığım sunumun başlangıcıydı. bugün bir sunumum vardı. toplantı salonuna erken gittim, kimse yoktu. hiçbir şey hazır değildi. mutfağa gittim, bolca kahve hazırlamak istedim.. kahve de yok. markete gittim. kahve ve atıştırmalıklar aldım. içtiğim sigaranın uzununu bulunca garip bir şekilde sevindim, onu da aldım. döndüm. kahveyi demledim, atıştırmalıkları küçük tabaklara koydum. bardak da yoktu, ama buldum. kahve dışında her şeyi hazırlayıp toplantı salonuna bıraktım. yavaş yavaş herkes geldi. ben sigaraya çıktım. geri döndüğümde, kimse bir ...

bir seçenek

Resim
eve geldim..  kahvemi alıp balkona çıktım.  bunu söyleme şeklim, sanki önümde kırk farklı opsiyon vardı da ben kahveyle balkona çıkmayı tercih etmişim, gibi. halbuki başka hiçbir seçeneğim yok. evde kahve var, balkon var ve hava kararmaya niyetleniyor. başka bir şey yok.  balkon demişken.. geçen gün güvercinlerden biri balkonun demirlerini pisledi. temizlik bezini alıp silecekken durdum. senin ne suçun var? dedim içimden. ne saçma. hayvanın kendi hayatı var, benimkine denk gelmiş. onu da silmedim. şu an oturduğum yerden görebiliyorum. sanırım alıştım ona.  kahvemi bitirmedim ama mutfağa gittim. içmek bahanesiyle bir bardak daha koydum. çalışma odasına geçeceğim dedim, sesli bile söylemedim, sadece öyle hissettirdim kendime. geçtim. ekrana baktım. ekran da bana baktı. iki taraf da hiçbir şey yapmadı. birtakım klasörlere girip çıktım. bilgisayarımı katlayıp elime aldım. sonra tekrar mutfağa gittim. çalışma odasından çıkarken antredeki aynaya gözüm takıldı. göz göze gel...

bir balkon

yine ‘uykum yok kahvesi’ yaptım. kahve makinesi ses çıkarmaya başladığında o birkaç saniyelik sessizlik oluyor ya, işte o anlarda bazen hayatta neyi kaçırdım diye düşünmek kolaylaşıyor.. kahve olana kadar düşünmekten kaçmak için balkona çıkıp perdeleri açtım. geri döndüğümde kahve olmuş. şimdi kahve bardağı dolduruyor. bir şey tamamlanıyor gibi, ama asla tamam olmuyor. bir de sigara yaktım şimdi. perdeleri biraz daha yana çektim. geceyi balkona almak ister gibi. gece balkonda, ben balkondaki masadayım. gökyüzünde bir ay var. dolunay değil, hilal ama büyümüş. büyümüş ama hala yarım duruyor. bunu fark edince kendime hiçbir şey demedim; çünkü bazen insanın kendine susması, konuşmasından daha iyidir. sormazsan nedenini söylemez.. dışarısı çok sessiz değil, ama içimde bir yer çok sessiz. arada bir yerlerde araba sesleri geliyor, camı açık bir evden dizi müziği, bir kadının kahkahası: yarım ve zorlama belki; bir adamın sesi yorgun: sanki hep açıklama yapmak zorunda kalmış biri.. bir kitapta ...

bir inanç

Resim
iyi geceler gibi değil de.. bilmiyorum. sanki bir şeylerin artık geri gelmeyeceğini kabullenmiş gibi bir sessizlik var geceyle aramda. gürültüsüz. hatıraların bile sesini kısıp oturduğu bir yer burası. kendimi bulmaya çalışıyorum; ama haritanın neresindeyim bilmiyorum. hatta az önce burç yorumlarına göz attım, “bugün iç sesinizi dinleyin” yazmış. kaç haftadır çığlık atıyor o ses, hazır susmuşken artık dinlesem mi acaba? bu gibi durumlarda siz ne yapıyorsunuz çok merak ediyorum; bakıyorum bloglara yine kremler paylaşılmış.. bu dediğime yine güldüm.. dolaba kışlıkları yerleştirirken montların ceplerine baktım. belki bir parça ben kalmıştır diye.. dedim ya, çokça kendimi aradım bugün. yoktum, ama 200 lira buldum. gülümsedim. kış geldiğinde o paranın da bir değeri kalmayacak çünkü, ama şimdi iyi geldi. küçük mucizeler, içi boş zaferler. olsun. güldüm. akşama doğru eve bir arkadaşım geldi. yemek yaptım. gelmeden önce sordum, ne yemek istersin diye. “fark etmez” dedi. o an anladım ki çürümey...