bir sabah sonrası: yazdıkça çoğalan sessizlik

gece uyanıp sabaha karşı yazdıklarımı gün içinde okuduğumda ben bunu hangi kafayla yazmışım diyorum. şimdi saat öğleden sonra. aynı kafeye geldim, bir kahve söyledim, ‘ruj lekesiz bardakta, sineksiz böceksiz sıcak bir filtre kahve istiyorum’ dedim. çalışan kız gülümsedi. yalandan da olsa gülümsemesi güzeldi. ne yapabilir ki zaten. şimdi göz göze geldik. yan masaya iki adam iki kadın bir de küçük çocuk geldi. bunlar üniversiteden arkadaşlarmış, çünkü ortak anılarını konuşuyorlar. yazarken, bize ne bu bilgiden dedim içimden, ama biri durmadan konuşuyor. öyle bir tonla ki, sesi cümlelerin içinden taş gibi fırlayıp bardağın içine düşüyor. sonra fark ettim, bu ses sadece rahatsız etmiyor, yazdırıyor da; çünkü canım sıkılmasa yazmazdım; çünkü huzurlu olsam yazmak değil içmek isterdim. kahvemi ya da hayatı. 

öğleden sonra gelen sessizlikle, sabaha karşı yazılmış cümlelerin gölgesinde içilen bir filtre kahve. ne fazla sıcak, ne fazla umutlu. sadece yeterince gerçek.

şimdi önümde dizüstü, önümde hayat.. ikisi de şarjla çalışıyor, ama biri diğerinden daha sık kapanıyor. kafede hafif bir caz çalıyor. her zamanki gibi kimse duymuyor. sadece müziğin varlığıyla süslenmiş bir boşluk bu. herkes birbirini biraz tanıyor gibi, ama aslında kimse kimseye bakmıyor. herkesin bakacak kendi içi var.. arada bir çocuk çığlık atıyor. bu beni bugüne döndürüyor; çünkü bazen geçmişte yaşıyorum. sabaha karşı yazdıklarım da biraz öyleydi. neyin tam olarak geçtiğini bilmeden geçmişte kalmak gibi. belki de yazmak bu yüzden; yaşarken anlayamadıklarımı yazınca yakalayabiliyorum, ama sonra okurken yine şaşırıyorum. “ben bunu mu yazmışım?” evet, sen yazdın; çünkü başka kim yazsın ki seni senden başka? şimdi kahvem soğudu. bardakta ne ruj var ne böcek, ama içinde biraz ben varım. biraz da o sabah yazdığım yarım kalmış cümleler. belki onlar da üniversiteden tanıdıktır, kim bilir.