Kayıtlar

Temmuz, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

bir veda: insanlar değil, ihtimaller ölür

dün gece gittik. ne garip başlangıç cümlesi oldu böyle de.. neyse. sanki dün gece aynı masadan kalktık da birimiz eve, birimiz başka bir eve gitmişiz gibi. öyle olmadı. dün gece kafamın içinde yaşayan kadın öldü. en son bana gülümsedi.. ben yine inandım. galiba en büyük aptallığım buydu:  bir insanın gülümsemesini nevi şahsına münhasır zannetmek.. oysa insan bazen sadece gülümsüyor işte. hepsi bu.. sen buradan sonrasını hiç bilmiyorsun.. salona gittim. kimseyi aramadım. kimseye anlatmamaya yemin ettim; çünkü bazı ayrılıklar anlatılınca küçülüyor. ben bunu küçültmek istemedim. bir ara koltuğa uzandım. lanet olası tavana baktım. fark ettim ki insan hüzünlü iken tavanın deseni bile değişiyor.. neyse. sabah oldu. işe geldim. kahve aldım. günaydın dedim. yine gülümsedim. hatta var ya, insanlar da gülümsedi. hem kimse anlamadı, hem de herkes suçlar gibi bana baktı. oysa bazı cenazelere sadece bir kişi katılıyor. ben bugün içimdeki bir kadını toprağa verdim.. şimdi masamdayım. ekran açık....

bir çorap: eksik kalmanın anatomisi

bu gece çamaşırları katlıyordum. insanın hayatı hangi noktada bu kadar çamaşır katlamaktan ibaret oluyor bilmiyorum, gece buna müsait mi.. aynı tişörtü ikiye, sonra dörde katladım. bir havlu. bir çorap. bir tane de eşi kaybolmuş çorap. merak etmeyin hepsini aynı anda yıkamadım, aralarında nokta var ve diğerlerini saymadım. o tek kalan çoraplara üzülüyorum ben. gerçekten. dünyanın bir yerinde eşi vardır çünkü onun. belki bir yatağın altında, belki makinenin içinde sıkışmış.. bir daha kavuşamayacaklar muhtemelen. son. ben de hayatım boyunca hep tek kalan şeyleri sevmişim galiba. tek sandalye. tek fincan. tek kişilik masalar. gece açık kalan tek pencere. kalabalığın içinde sessiz duran tek insan. belki biraz da kendime benzettim. çamaşırları dolaba koyarken, insan neden hep derli toplu görünmeye çalışıyor? dedim. bakın, evet, dolabım düzenli. kitaplarım dizili. mutfak temiz. kahve fincanı yıkanmış, ama içimde biri bütün çekmeceleri açıp gitmiş gibi. kim topluyor orayı? onu hiç konuşmuyoru...

bir isim geçer: sonra kaybolur.

bugün öğlen olmuştu. öğlen de zaten hep olur. ofisteydim. ekrana bakıyordum, ama çalıştığım söylenemezdi. bazen insanın içi iş yapmıyor, sadece masanın başında dağılmamaya çalışıyor. ben dağılmak ne bilmem bu arada.. kapı usulca vuruldu. içeri bizim ofisten bir kız girdi, mitokondri ekibine yeni dahil olan kız bu. adını falan bilmem. kahve yapmışlar, en sevdiğimden, kulağımda kulaklık vardı, markaj gibiydi.. müzik çalmıyordu. şimdi amelie soundtrack açtım. zaten yazarken hep açarım. neyse. kız hiçbir şey söylemeden kahveyi masama bıraktı. kulaklığımı çıkarmadım, gülümsedi. çıktı. kahveden önce parfümü kaldı odada.. ve çok tuhaf bir şey fark ettim. bazı insanların kokusu gülümsemesiyle aynı oluyor. nasıl anlatılır bilmiyorum. sanki burnun başka bir şeyi, kalbin başka bir şeyi algılıyor; ama ikisi aynı yere varıyor. o an aklımdan tek bir isim geçti. nalan . sonra kayboldu. zaten bazı insanlar hep öyle yapıyor. bir isim geçer, sonra kaybolur; ama hisleri kalbinin odalarında kalır. kahveyi...

bir valizin içine sığmayan istanbul: tam yaz ortası

merhaba, bu hafta istanbul'dan gidiyorum. garip bir cümle bu. insan bazen yalnızca bir şehirden gitmiyor, o şehirin içinde bıraktığı kendinden ayrılıyor gibi hissediyor. ben de biraz öyleyim yine. yok ben hep öyleyim bu arada.. bugün eminönü'ne indim. görünürde bahanem valiz almaktı. insan kendine böyle mantıklı görevler veriyor bazen. valiz alacağım diyorsun. sonra yürüyorsun. balık ekmek yiyorsun, ekmeğin içini aldırmayı eksik etmiyorsun. köprüye bakıyorsun. martıları dinliyorsun. vapurları izliyorsun. aynı simitçiyi görüyorsun. aynı telaşı. aynı denizi.. valizi en son alıyorsun; çünkü aslında bavul değil, cesaret arıyorsun.. eminönü'nün kalabalığı hiç değişmiyor. insanlar değişiyor. eskiden o kalabalığın içine karışırdım. bugün kenarında yürüdüm. herkes bir yerlere yetişiyordu. ben ise kendimden kaçıp son kez biraz daha istanbul'a bakmaya çalışıyordum. son bir tur atayım dedim. öyle büyük vedalar etmeyi hiç beceremem. bilirsiniz, birden bire yok olurum, peki engelle ...

bir günler: yaşandı

 dün, bir cümleye takıldım. öyle uzun uzun düşünülmüş bir cümle de değildi belki, ama bazen insanın içine düşen şey en gösterişsiz olandır. sonra fark ettim ki ben yıllardır cümlelere sığınıyorum. kötü bir gün geçiriyorum, biri güzel bir şey yazmış oluyor. dünya darmadağın, biri iki satır bir şey bırakmış bir yere. alıyorum onu, cebime koyuyorum, eve kadar onunla yürüyorum. bugün, kendime kızdım. "şimdi sırası mı yazı yazmanın?" dedim. sonra hemen arkasından başka biri çıktı içimden. "tam da sırası." çünkü insan sadece karnıyla yaşamıyor. bazen bir cümle de doyuruyor. bazen bir şarkı bir akşamı kurtarıyor. bazen hiç tanımadığın biri, farkında bile olmadan seni hayatta tutacak kadar doğru bir şey söylüyor. o yüzden yazan insanlara kızmayın. şarkı yapanlara da. resim çizenlere de. dünya yanarken bunlar ne işe yarıyor demeyin;çünkü dünya yanarken insan en çok bunlara sarılıyor. dün çok sinirlendim. çok sustum. çok güldüm gibi yaptım. insan bazen aynı gün içinde beş far...

bir gezi: küçücük plandışı girişimler

bolu'ya gideceğim. akşama döneceğim, ama bunu söylerken bile sanki bolu'da yeni bir hayata başlayacakmışım gibi hissediyorum. insanlar nereye gidiyorsun diye soruyor, bolu diyorum. neden diyorlar. bilmiyorum. insan bir yere gitmek için neden bilmek zorunda mı? bazen gidilir. mesela bolu'ya. muhtemelen biraz dolaşırım. bir yere otururum. etrafa bakarım. sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönerim. belki de hiçbir şey olmaması gereken tam olarak budur. bolu'ya gidiyorum. akşama döneceğim. ama şimdiden dönmüş gibi de hissediyorum. daha gitmeden insanın dönüşünü düşünmesi ne garip. sanki bütün yolların sonunda yine aynı yere çıkıyoruz da arada biraz bolu'ya uğruyoruz. neyse. gidip geleceğim. dünyayı değiştirmeye değil, biraz başka bir yerde durmaya gidiyorum. bizim iş partnerlerinden birini ziyaret etmem gerekiyor. akşama da dönerim zaten.