bir çorap: eksik kalmanın anatomisi

bu gece çamaşırları katlıyordum. insanın hayatı hangi noktada bu kadar çamaşır katlamaktan ibaret oluyor bilmiyorum, gece buna müsait mi.. aynı tişörtü ikiye, sonra dörde katladım. bir havlu. bir çorap. bir tane de eşi kaybolmuş çorap. merak etmeyin hepsini aynı anda yıkamadım, aralarında nokta var ve diğerlerini saymadım. o tek kalan çoraplara üzülüyorum ben. gerçekten. dünyanın bir yerinde eşi vardır çünkü onun. belki bir yatağın altında, belki makinenin içinde sıkışmış.. bir daha kavuşamayacaklar muhtemelen. son. ben de hayatım boyunca hep tek kalan şeyleri sevmişim galiba. tek sandalye. tek fincan. tek kişilik masalar. gece açık kalan tek pencere. kalabalığın içinde sessiz duran tek insan. belki biraz da kendime benzettim. çamaşırları dolaba koyarken, insan neden hep derli toplu görünmeye çalışıyor? dedim. bakın, evet, dolabım düzenli. kitaplarım dizili. mutfak temiz. kahve fincanı yıkanmış, ama içimde biri bütün çekmeceleri açıp gitmiş gibi. kim topluyor orayı? onu hiç konuşmuyoruz. sonra mutfağa kahve yapmaya gittim. su yetersiz. musluğu açtım. ilk akan su hep sıcak olur ya biraz. onun da bir geçmişi var çünkü. boruların içinde beklemiş. sonra soğuyor. insan da biraz öyle galiba. birinin hayatına ilk girdiğinde bütün geçmişini de yanında götürüyor. kimse bomboş başlamıyor kimseye.. bu sözü sevdim şu an. biraz da sana kızdım. sana derken.. kim olduğunu sen seç. insan bazen tek bir kişiye değil de bütün geçmişine kızıyor çünkü. en çok da şuna. beni hiç merak etmeyen insanlar için yıllarca kendimi anlatmaya çalışmışım, ne acı. ne büyük israf. şimdi biri 'nasılsın' deyince bile önce gerçekten merak edip etmediğine bakıyorum; çünkü bazı insanlar cevap beklemiyor. sadece soru soruyor. ne tuhaf. sen öyle değilsin sevgilim, öyle içten, öyle sıcak.. sonra pencereyi açtım. karşı apartmanda güzel bir kadın çiçeklerini suluyordu. bir çiçeğin diğerinden daha az su aldığını görünce geri dönüp tekrar suladı. o an, bitkiler bile eksik bırakılmıyor bazen, diye düşündüm. insanlar bırakılıyor ama. belki bütün meselem de bu işte. hiçbir zaman çok sevilmemek değil, eksik sevilmek. tam sıra bana gelmişken başka bir şeye yetişilmesi gibi, tam anlatacakken telefonun çalması gibi, tam sarılacakken "acelem var" denmesi gibi.. insan eksik bırakıldığı yerlerde büyüyemiyor. gece oldu. kahve koydum. ev sessizdi. ben de sessizdim. ikimiz de birbirimizi bozmadık.. sonra, belki beni aklında tutacak çok insan olmayacak, belki bir gün ismim de bir konuşmanın ortasında geçip kaybolacak; ama biri bir gün mutfakta tek kalmış bir çorabı eline aldığında ya da en sevdiği bardağı kırıldığında ya da sebepsiz yere evini toplarken içinin dağınıklığını fark ettiğinde beni hatırlarsa.. galiba bu bana yeter; çünkü bazı insanlar birbirinin hayatında uzun süre kalmıyor. sadece bir cümle bırakıyor ve bazen insanı hayatta en çok o cümle tutuyor/yoruyor.
sonra koltuğa oturdum. bir şey yapmadan. eskiden boş oturmayı beceremezdim ben. mutlaka bir kitap açardım. bir müzik. bir film. bir telefon konuşması. "insan kendi sesiyle baş başa kalmasın diye ne çok şey icat etmiş"; meğer insan en çok kendi sessizliğinden kaçıyormuş. ben de kaçıyormuşum. şimdi kaçmıyorum. sadece dinliyorum. içimde konuşan bir çocuk var. bazen sekiz yaşında. bazen on sekiz. bazen de seksen. hepsi aynı anda konuşuyor. birisi "geçecek" diyor. öbürü "geçmeyecek." bir başkası "olsun" diyor. işte tam burada bir 'olsun' kelimesinden etkilenip ona baktım, bir şey yazdım. neyse. en çok da o "olsun" diyen çocuğu seviyorum! çünkü hayatta kalmayı o biliyor. insan bazen umut ederek yaşamıyor. alışkanlıktan da yaşamıyor. sadece sabah oluyor diye yaşıyor. perdeleri açıyor. kahveyi koyuyor. bulaşıkları makineye atıyor. varsa çöpü çıkarıyor. sonra fark etmeden bir gün daha yaşamış oluyor. belki hayat dediğimiz şey de büyük anlardan ibaret değildir. belki hayat, kırılan bardağı süpürdükten sonra yere tekrar çıplak ayakla basabilmektir. belki hayat, eşi kaybolmuş çorabı yine de atmamak, belki bir gün çıkar umuduyla çekmecenin en arkasına koymaktır. belki hayat, kimsenin bilmediği küçük ritüellerdir. belki hayat, matematiğe güvenmeyip yaşlar farkının azalabileceğine inanmaktır.. kahveyi aynı kupaya koymak.. yastığı aynı tarafa çevirmek.. kapıyı iki kere kontrol etmek.. gece yatmadan önce mutfağa son bir kez bakmak.. kimse görmüyor bunları, ama insanı insan yapan şeyler biraz da bunlar. biraz.. belki de insan öldüğünde arkasında büyük başarılar bırakmıyordur. birinin aklına düşen küçük alışkanlıklar bırakıyordur. "çayı hep böyle içerdi", "dışarı çıkarken ışığı mutlaka kapatırdı", "gülerken gözlerini kısardı", "hep en sessiz sandalyeye otururdu" ve belki.. belki bir gün biri çamaşır katlarken tek kalmış bir çorabı eline alacak ve gülümseyecek. neden güldün derlerse de "nedense biri geldi aklıma" diyecek. ismimi hatırlamayacak belki. yüzümü de, ama içinden sebepsiz bir şefkat geçecek. sanırım insanın dünyada bırakabileceği en güzel iz de bu. adını unutturan, ama hissini unutturmayan biri olmak..
yine de bir şey söyleyeceğim. insan en çok kimsenin bilmediği yerlerinden yoruluyor. mesela bugün bana biri "yoruldun mu?" diye sorsa, hayır derdim; çünkü nasıl anlatacağım. çamaşır katlamaktan yorulmadım ben. bardağın kırılmasından da değil. kimseye anlatmadığım şeyleri her gün içimde aynı raftan alıp aynı rafa geri koymaktan yoruldum. insan bazen kendi müzesinin tek ziyaretçisi oluyor. bakıp geçiyor. dokunmuyor. "bugün de buradaymış" deyip devam ediyor.. hem sonra aklıma çok saçma bir şey geldi. ben öldükten sonra evimde en son hangi eşya bana benzeyecek acaba? koltuğun üzerindeki battaniye mi, yastığın bıraktığı çöküklük mü, yarım bırakılmış kitap mı, balkondaki kurumuş fesleğen mi, yoksa lavabonun kenarında ters çevrilmiş kahve fincanı mı.. insan gidince eşyalar ne hissediyor acaba. bir süre bekliyorlar mı. "gelir şimdi" diyorlar mı. yoksa onlar da bizden daha çabuk mu alışıyor.. geçenlerde biri bana "yalnız yaşamaya alışmışsın" dedi. gülümsedim. alışmak ne garip kelime. insan yalnızlığa alışmıyor ki. sadece ses çıkarmamayı öğreniyor. eve girince "geldim" dememeyi. hasta olunca kimseyi aramamayı. canı sıkkınken mutfağa gidip kendine iki bardak kahve koymayı. birini özlediğinde telefon rehberini açıp kapatmayı. alışmak bu değil. bu biraz susmak. biraz eksilmek. biraz da kimse fark etmiyormuş gibi devam etmek.. neyse sonra pencerenin önüne geçtim. hava karanlık ama şehrin ışıkları var. karşı apartmanın bir odasında ışık yandı. sonra bir başkasında. sonra bir başkasında daha. ne garip. herkes aynı anda evine dönüyor ya da odasına. herkes aynı anda perdelerini kapatıyor. herkes aynı anda gününü bitiriyor, ama herkes kendi yalnızlığında. bazen dünyanın en büyük kalabalığı akşam saatleri oluyor ve herkes birbirinden habersiz. belki de bu yüzden bazı insanlara ilk gördüğüm anda içim ısınıyor. hiç tanımadan. sanki yıllardır aynı sessizliği paylaşmışız gibi. belki de insanı insana bağlayan şey benzer mutluluklar değildir sevgilim, bu benzer yorgunluklar? soru değil bu..
bak şu an bir de şunu fark ettim: hayat, en çok devam etmesine şaşırttı beni. en sevdiğin insan gidiyor ya da sen gidiyorsun bu şehirden.. ama hayat devam ediyor. kalbin kırılıyor. hayat devam ediyor. sabah oluyor. çöp kamyonu geliyor. fırından ekmek kokusu yükseliyor. kediler esniyor.. bir adam aceleyle kravatını düzeltiyor. dünya senin başına gelen hiçbir şeyi durup beklemiyor. ilk zamanlar buna çok kırılıyordum. şimdi biraz teşekkür ediyorum; çünkü ben durduğum zamanlarda bile dünya yürümeye devam etmiş. ben de bir gün tekrar yetişebilmişim ona. belki yavaş. belki aksaya aksaya, ama yetişmişim. şimdi bazen kendi kendime sessizce şunu söylüyorum. geçecek demiyorum. çünkü bazı şeyler geçmiyor. unutacaksın da demiyorum. çünkü bazı insanlar unutulmuyor. sadece, bir gün canını yakmayı bırakıyorlar. galiba insanın büyümesi tam olarak böyle bir şey. acının bitmesi değil. acıyla. aynı. evde. yaşamayı. öğrenmesi.
--
hayat, eksik kalan şeylerle de devam eder, sen eksik olma.