Kayıtlar

Mayıs, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

bir rastlantı

bugün dişlerimi fırçaladığım kimyasal ile klozetin içini yıkadığım kimyasal aynıydı.. mesela siz psikolojinizin bozuk olduğunu nasıl anlarsınız? hani bazı dönemler vardır, hiçbir şey olmadan sanki her şey olmuş gibi ya da her şey olmuşken hiçbir şey olmamış gibi hissederiz. ben öyle bir dönemden geçiyorum sevgili insanlar. bakmayın, bence benimkisi sadece şımarıklık; ama hissettirdikleri bir ton şey.. can sıkıntısından dolayı bir şeyler sipariş edeyim dedim. sağlıklı atıştırmalıklara baktım, aslında çoğu zararlı, fakat ehvenişer dediklerinden.. elimi kestim, tam da bu ruh haline yakışır bir kesik oldu.. birkaç saat aralıkla üç tane ilaç içtim, ilaçların birbirileriyle etkileşimini düşünmedim. yani aklıma gelmedi. uzun bir süre taşikardi atağı geçirdim. bir süre kendimi dinledim. sonra unuttum. haberim olmadan 20 dakikalık bir uykuya geçmişim. uyandığımda canım şekerli bir şeyler istiyordu; ama şekeri çıkardım hayatımdan. şimdi bir kahve yapmaya gidiyorum. geldim geldim, bu saate kadar ...

bir keder

hafta sonlarının vazgeçilmezlerinden biri: cumartesi anneme gider, gece orada kalır, pazar kahvaltısını orada yapıp çıkarım. çıkmadan önce bir arkadaşımla buluşmak için sözleştik. buluşma yerimiz tarihi bir mekan. o kadar tarihi ki burası, bulunduğu sokağa bile adını vermiş. halbuki biraz üstünde bilmem ne bey konağı var. neyse, arkadaşımla buluştuk. böyle yerlerin filtre kahve anlayışını bir anne sözüyle tarif edebilirim: “zift gibi”. kahve böyle olduğundan ve çay da sevmediğimden (aslında bu cümleyi “mütevellit” kelimesiyle bağlamıştım; sonra “yaşlı” diyorlar diye sildim) soğuk bir şey almak istedim, sade soda, dedim. çay ve soğuk su diye sipariş veren arkadaşım da “çay ve su iptal, benim de soda olsun” dedi. “ee anlat bakalım, nasıldı gap gezintisi?” dedi. burada “gap” bu şekilde kullanılmaz diyerek cümlesini düzeltmek istemiştim; sonra vazgeçtim. dümdüz anlattım: her yer toz, her yer polen. o yüzden erken kaçtım, diyerek projeyi* sonlandırdığımı söyledim. * “proje” kelimesi burada ...

bir sessizlik

cümleye aslında’yla başlayan insanlar, bitişi belli olmayan şarkılar, gülümseyip geçiştirilen özürler.. herkes birer ‘son görülme.’ -kırıldım mı? evet. -belli ettim mi? hayır. -ne işe yaradı? hiçbir şeye. ben aslında biriyle tanışmak istemiyorum artık; çünkü kendimle bile hala tam tanışamadım. bazen bir şey oluyor ve eski ben bir anda çıkıyor ortaya, diyorum ki: hala buradaymışsın, hala çocukmuşsun ve hala kırılırken sesini çıkarmıyormuşsun.. bir sabah uyanıyorum ve yine diyorum ki: tamam artık başka biriyim; ama aynı diş fırçasını kullanıyorum, aynı bardağa su koyuyorum, aynı küfre aynı yerde sinirleniyorum. -kim değişti? kimse. dün biri “ne var ne yok?” diye mesaj attı. cevap yazmadım; çünkü o cümledeki ne’nin altı çok boş.  ne var? bir dolu şey; ne yok? bir dolu şey daha. hangisini anlatayım?  bir arkadaşım var, saçma tweetler atıyor; ama bin beğeni alıyor. ben ise susuyorum, cümlelerimi içimde tutuyorum, ama kimse “beğeni” demiyor. hayat beğeni istemiyor artık, görünür olm...

bir boşluk

Resim
kahvaltımı yaptım, kahve olana kadar bugünü yazayım dedim. gece tüm işlerimi bitirip bugünümü boşa çıkarmış olmamın dinginliğiyle saat 4 sularında ferhan şensoy'un ‘güle güle godot’ oyununu izlerken uyuyakalmışım..  kahvem hazır; çünkü “gece tüm işlerimi bitirip..” dediğim sıralarda kahvaltı tabaklarını bulaşık makinesine yerleştirmem gerektiğini, ama önce makineyi boşaltmam gerektiğini hatırladım. aslında dağınık değilim. amerikan servis tabak altlıklarını falan yerine koymuşum..  neyse, onu yapana kadar kahve olmuş. şimdi geceye dönelim: gece kahve makinesini hazırladım; çünkü sabah saatlerinde uyandığımda mutsuz olacağım ve kahvenin hazır olduğunu bilmek beni mutlu edecek; çünkü vizyon sahibiyim. hatta o kadar vizyon ki bu, gece yarım paket sigaram var, sabah hiç dışarı çıkmak istemem diye sigara almaya çıktım, dönüşte tanıdık kedilerden birine yine istemsizce göz kırptım; ama tepki vermedi.. sabah uyandım, kahve makinesinin düğmesine basıp banyoya gittim. banyodan çıkınca ...

bir sarhoş

Resim
merhaba. ben geldim. kapıyı açarken binadaki kimseyi rahatsız etmemeye çalıştım, ama anahtar sesinden önce ben dağıldım. sarhoş muyum? evet, ama kendimdeyim. bu da zaten en tehlikelisi. ayılmadan konuşan bir adamdan korkun; çünkü bilir, unutmadan konuşur veya utanmadan. sarhoşum, ama bilerek içtim. cehalet değil bu, irade. beni tanıyın. beni kimse tanımadı. sadece kadınlar numaramı ezberledi, o da yanlış yazmışlar zaten..  hep yanlış yerden geldiler bana. ben kapı değilim, zırh değilim; çünkü delik deşiğim.. ben pencereyim lan.. içimden rüzgar geçer, perde kıpırdamaz.. neyse. az önce yolda bir kediye yol verdim, hatta fotoğrafını çektim: sonra kendime sinirlendim. “senin neyine vicdan” dedim. vicdan dediğin bir kere çalışınca durmuyor. o yüzden sızlayan her yerime bakmadan içtim. ben mesela okumak güzel bir şey derdim; çünkü okuyunca öğreniyorum sanırdım; meğer okuyup benimseyince öğrenirmiş insan.. meğer kendi doğruları doğuştan gibi bir şeymiş. mesela lümpen proletaryayı öğrendik...

bir filtre

Resim
  iyi geceler dünya. sen çok şeysin.. ama şu an sana ne söyleyeceğimi bilmiyorum. kimileri seni adaletsiz görüyor, kimileri yalan buluyor, kimileri ise tamamen boş diyor. ben sadece susuyorum.  içtikten sonra yazmazsam alkolün ardından kahve içmişim gibi hissediyorum, madem sarhoş olmak istemiyorum neden ayılmak için kahve içiyorum. o gibi, o kafadayım. madem içimden geldiği gibi yazamıyorum, o zaman neden içiyorum? ama yok, yanlış söyledim. aslında sarhoşken içime filtre uygulamıyorum. zaten buradaki çoğu yazı da hep alkolün o filtresizliğinde yazıldı. o yüzden kopuk, o yüzden ne dediğim belli değil, ama yine de gerçek. hani bir söz var ya: “sarhoşun mektubu okunmaz.” işte öyleyim. çok sarhoş oldum belki, ama hala noktalama ve imla hatası yapmıyorum, hatta alkollüyken direksiyonda bile daha dikkatliyim. siz böyle araç kullanmayın.  her neyse. öyle bir ortamdayım ki sıkıntıdan patlıyoruz. eline telefonunu alan instagramda geziniyor. bitmeyen son biralarımıza yeni sonları ...

bir şehir

konstantin’e gitmeden önce nikopolis’te geçirdiğim günlerin değeri gittikçe artıyor.  burada zaman yeni yüzlerle birlikte farklı akıyor sanki. her yeni insan yepyeni bir hikaye. her hikayeden sonra içimde başka bir katman açılıyor. bazen sadece bir ses tonu, bazen bir kelime, bazen de bir bakışta hayatın bambaşka bir anlamı çözülüyor..  47 yaşında bir kadın, “varoluşumu seviyorum” dedi. ben de refleksle, “hayatı seviyorum,” dedim, gülümsedi, başını hafifçe yana eğerek, “ama ben yaşamaktan bahsetmiyorum, varoluşumun kendisi bana haz veriyor,” dedi. bir an durdum, içimdeki tüm kelimeleri sıraya dizdim: “ölene kadar değil yani,” dedim, “hayatta olduğun sürece..” sonra bloğuma girip, başlıktaki ‘egzistansiyalist’ kelimesinin telaffuzuna baktım, “o zaman sen egzistansiyalistsin,” dedim, “öyle deniyor.” önce durdu. sonra, bunu daha önce duyduğunu, ama artık bu kelimeyi kendisini tanıtırken kullanacağını söyledi. felsefeyi bu yüzden sevdiğini ekledi. “işte bak, senden de bir şey öğre...

bir olur: hayatın kapısını aralayıp korkusuzca “tamam” demek

“şuradan yürüyelim mi?” dedi. “olur.” dedim. pasif bir direniş gibi her şeye olur demeyi seviyordum. hem ‘ne olabilir ki’ diyordum, hem de aksini iddia ve ispat etmekle geçen özgürlüğe tutuklu hayatıma iyi geliyordu; çünkü o olur’un içinde “hadi bakalım yine düştük yollara” vardı, içinde “sana güveniyorum ama çok da değil bak” vardı, içinde “sen ne dersen orası zaten güzeldir” vardı, biraz da “yoruldum artık savaşmaktan” vardı..  bazen insan olur demek ister. düşünmeden. pazarlık yapmadan. hiçbir şey hesaplamadan. o da öyle bir andı: birlikte yürümeye başladık. susmadık, ama sessizdik. ben bir ara ona, neden gökyüzünde ay varken yıldızların kendini daha özgüvenli hissettiğini anlatıyordum sanırım ya da ananas kabuğunun insan psikolojisi üzerindeki etkilerinden mi bahsettim.. tam hatırlamıyorum. bir ara “keşke aklımı cüzdan gibi taşıyabilsem, kaybettiğimde yeni kimlik çıkarırım” dedim. o da güldü. ben de unuttum ne anlattığımı.. ama anlatıyordum işte; çünkü o, sustuğumda anlamaya ça...