bir filtre

 


iyi geceler dünya. sen çok şeysin.. ama şu an sana ne söyleyeceğimi bilmiyorum. kimileri seni adaletsiz görüyor, kimileri yalan buluyor, kimileri ise tamamen boş diyor. ben sadece susuyorum. 

içtikten sonra yazmazsam alkolün ardından kahve içmişim gibi hissediyorum, madem sarhoş olmak istemiyorum neden ayılmak için kahve içiyorum. o gibi, o kafadayım. madem içimden geldiği gibi yazamıyorum, o zaman neden içiyorum? ama yok, yanlış söyledim. aslında sarhoşken içime filtre uygulamıyorum. zaten buradaki çoğu yazı da hep alkolün o filtresizliğinde yazıldı. o yüzden kopuk, o yüzden ne dediğim belli değil, ama yine de gerçek. hani bir söz var ya: “sarhoşun mektubu okunmaz.” işte öyleyim. çok sarhoş oldum belki, ama hala noktalama ve imla hatası yapmıyorum, hatta alkollüyken direksiyonda bile daha dikkatliyim. siz böyle araç kullanmayın. 

her neyse. öyle bir ortamdayım ki sıkıntıdan patlıyoruz. eline telefonunu alan instagramda geziniyor. bitmeyen son biralarımıza yeni sonları ekliyoruz tam da şu an. hiç inanmasam da buna pek takılmıyorum; çünkü takılmak istesem o kadar çok şey var ki burada. arada bir yerlerde ‘iki kızla ne yapıyorum ben burada’ dediğim de oluyor, ‘boş ver tadını çıkar’ dediğim de. 

evimi özledim ve artık evimden on bir kilometre dahi uzaklaşmak istemiyorum. evime gidince neden on bir dediğimi de yazarım.. önümde bin km yol var, eve dönmenin yoruculuğu gözümde büyüyor. ama kadınların sohbetinden de çok sıkıldım. bu böyle bazen üç bazen beş kişi oluyor. hep bir gıybet, hep bir çekememezlik, hep kendilerinden habersiz başkalarına yaptıkları eleştiriler.. birazdan buradaki herkese yakında gideceğimi söyleyeceğim, nedenini sorduklarında vereceğim cevap kısa ve inandırıcı: evimi değil de yalnızlığımı özledim, diyeceğim. aslında hem doğru hem de yanlış, artık burada yazılacak bir şey kalmadı gibi hissediyorum. hayatımın rutinleştiğini yazarken anlıyorum. bilirsiniz, kimisinin ders çalışma yöntemi yazarak çalışmaktır. öyle düşünün. ben hayatı öyle duyumsayabiliyorum. her şeyi de yazacak değilim, ben bunları yaşadım diyebilmek için kendime saklıyorum.

evimden uzak olduğum her yerde ilk olarak kendime ‘insanlar burada ne yapar ki’ diye sorarım. mesela şu an olduğum yerin karşısında yetişkin iki çocuk var, biri diğerinin motosikletini eleştiriyor, ama yapıcı bir eleştiri, “zincir biraz gevşek gibi, yolda sıkıntı yapar. frenlere baktır biraz geç tutuyor gibi geldi” diyor. bu kişiler bunlar için burada yaşamıyorlar elbette. ama demek ki bir meşgale buluyor insan. ben hiçbir zaman motorları sevmedim mesela ve dahi arabaları. 

mesela ev kiraları çok uygun burada, bunun için burada yaşanır mı dersen ‘hayır’, bunu yazarken güldüm; çünkü bunu bu kişilere sesli söylemiştim. biri neden güldüğümü sordu.. 

sonrasında prens dizisini konuştuk, sonra masanın üzerinde duran masumiyet müzesi kitabına yatay geçiş yaptık. okuyanlar bilir, güzel bir kitap. onlara da gözlerimi dolduran yerler olduğunu söyledim. onlar romanın baş kahramanı kemal’in takıntısını konuşurlarken ben zeki demirkubuz gibi bir yorum yaptım; “adam sevmiş, neden takıntılı diyorsunuz ki” dedim. kafaları güzel olduğu için hemen ikna oldular. biri, “ne büyük aşk” dedi, ben yine zeki demirkubuz olarak, “ne büyük suskunluk” dedim. sonra herkes kitaptaki kendi rolünü düşündü. ben zeki demirkubuz'la alakasız olarak feridun'u seçtim. sonrasında dostoyevski'nin budala kitabına geçtiler. myşkin benim dedim. biraz tartışma çıktı, çünkü herkes kendisini iyi bilir. ben de, “bloğumda birisi anonim olarak bir şey yazmıştı” dedim, “insan doğasında saf iyiliğin ve kötülüğün olmadığını senin sayende öğrendim vs gibisinden yazmış, anonim bile beni tanımlamış, siz kendi kendinize iyiyim diyorsunuz”, dedim. tartışma sona ermedi tabii ki; ama ben o anonimi hep merak ettim.

madem filtresiz yazıyorum, o halde filtresiz içilir demişim gibi hissettim. işte entelektüellik seviyemiz bu kadar, onlar da instagrama devam.


o anki şarkı..