bir keder

hafta sonlarının vazgeçilmezlerinden biri: cumartesi anneme gider, gece orada kalır, pazar kahvaltısını orada yapıp çıkarım. çıkmadan önce bir arkadaşımla buluşmak için sözleştik. buluşma yerimiz tarihi bir mekan. o kadar tarihi ki burası, bulunduğu sokağa bile adını vermiş. halbuki biraz üstünde bilmem ne bey konağı var. neyse, arkadaşımla buluştuk. böyle yerlerin filtre kahve anlayışını bir anne sözüyle tarif edebilirim: “zift gibi”. kahve böyle olduğundan ve çay da sevmediğimden (aslında bu cümleyi “mütevellit” kelimesiyle bağlamıştım; sonra “yaşlı” diyorlar diye sildim) soğuk bir şey almak istedim, sade soda, dedim. çay ve soğuk su diye sipariş veren arkadaşım da “çay ve su iptal, benim de soda olsun” dedi. “ee anlat bakalım, nasıldı gap gezintisi?” dedi. burada “gap” bu şekilde kullanılmaz diyerek cümlesini düzeltmek istemiştim; sonra vazgeçtim. dümdüz anlattım: her yer toz, her yer polen. o yüzden erken kaçtım, diyerek projeyi* sonlandırdığımı söyledim.

* “proje” kelimesi burada öylesine değil, gap turuna çıkan herkesin bunu bireysel kalkınma hamlesi gibi yaşamasından ileri geliyor.

“ne erkeni, bir aydır yoksun yahu, ben de oraları görmek istiyorum” deyip hayıflanırken telefonu çaldı. arayan, yeni evlenen ortak arkadaşımız. nedense yeni evlenenler bunu bir görev addediyor kendilerine: “senin fotoğrafını birine gösterdim kız seninle tanışmak istiyor” dedi. kızın fotoğrafını attı ve arkadaşım düşünmek istediğini söyleyip telefon görüşmesini sonlandırdı. sonra benim başımın etini yemeye başladı. bence uyumlu olurlar mıymış, kız buna sadık olur muymuş, günümüzdeki ilişkiler ve evlilikler, kadınlar evlenince nasıl değişir.. tüm bunları bana sorarken ben karşıdaki yeni açılan kitapçıya bakıyordum; kapısında “kitap, sanat, plak, ..” yazıyordu. dükkan kapalıydı; ama sanki buranın sahibi beni tanısa beni sevebileceğini ve onunla çok iyi arkadaş olabileceğimizi düşünüyordum. sadece kitap değil, galiba insan da seçiyoruz.

“sence ne diyeyim?” dedi.

“oğlum ben daha önce evlenmedim, sevgilim bile yok. bu soruların sağlıklı cevaplarını ancak evlenen birinden alabilirsin; ama en az dört yıllık evli olması şart” dedim. 

arkadaşım benden yaşça büyük olduğu için bazı takıntıları vardı. mesela tanışacağı o kadınla arasındaki yaş farkını sorun ediyordu ve kafasında büyüttüğü birkaç sorunu daha vardı. “yaş farkını bu kadar büyütme” derken yanımızdan geçen elektrikli bisikletin radyosundan “benim narin narin narin yarim” şarkısı çalıyordu. bize tam da o kısmı denk geldi. şarkının uyumuna güldük ve bütün ciddiyetimiz kaçtı. hala gözlerimin içine bakıp benden gerçek bir cevap beklediği anda ona, “bak şurada kalmış 30-40 yılın, bu da en iyi ihtimalle. 30-40 senecik için bu kadar derde girmeye değmez. yarın demans başlar, prostat vs derken hazırlıklara başlarsın” deyip, aklımdaki ‘narin yarim’ şarkısının da desteğiyle kahkahayı bastım. o da gülerek “değmez değil mi?” dedi. sonra biraz daha goygoya alarak, “boşver ya, kadın düşünsün. çünkü önce sen öleceksin. o senden önce ölmeyecek. düşünsene, asla bir dul olmayacaksın” dedim. arkadaşım gülerken, “sigarayı bıraksak nasıl olur?” dedi. “beni yanlış anlama; eğer evlenirsen 30-40 yıl yaşarsın demek istemiştim ben” dedim. tekrar bir kahkaha tufanı oldu.

biten soda şişelerini almaya gelen adam başka bir isteğimizin olup olmadığını sordu, arkadaşıma dönüp “ben kekik içeceğim, senin isteğin var mı dede?” deyip içten içe güdüm. arkadaşım da “kekik” dedi. “şimdi tam yaşlı olmadık mı ya?” dedim. yine güldük. “çıkarken aktara gideceğim, hatırlatır mısın?” dedim.

tam da o sırada kitapçıya 4-5 kişi geldi ve içlerinden biri dükkanı açtı. oraya gidip esprili bir cümleyle giriş yapmak isteyip “kandil simidi bulunur mu?” desem sahaf sahibi bunu kitap sanır diye bu düşüncemden vazgeçtim ve bu tanışma faslını bir kitap almak istediğimde uygularım diye erteledim. o an aklıma almak istediğim hiçbir kitap gelmedi.

kekiklerimizi de içtikten sonra kalktık ve aktara gittik. aktarda kamuran akkor çalıyordu. dükkan sahibi “hoş geldiniz” dediğinde, elimde sigara olduğu için, “müzikle şu sigarayı içip geleceğim” dedim.

ginkgo biloba, akgünlük sakızı ve bir tane de faydalı bir sabun aldım. belki de ilk defa geleceğe yatırım yapmış gibi hissettim. oradan sonra arkadaşımla vedalaştık. ben, adına ne dendiğini bilmediğim yerden akrilik boyalar, fırçalar ve yapıştırıcılar aldım. dükkan sahibi adam ek bilgiler verdi, “bu boya 1945'te balıkesirde kurulan bir firmanın boyası ve senin istediğin cadence markasından iyi ve daha ucuz” dedi. bunlar üç kardeşmiş de sonra ayrılmışlar da rich markasını o kardeşlerden biri kurmuş ve sonra almanyaya satmış da, cadence de onlardan sonra kurulmuş falan.. tüm dediklerine “hııı” deyip, başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım. 

az önce eve geldim. elimde güne giden anneler gibi bezden bir çanta vardı. bilirsiniz, çantanın içine kendi terliklerini falan koyarlar. önceden buna gülerdim. şimdi düşündüm de anneler müthiş haklı; çünkü bir evde neden 15-20 tane kadın terliği olsun ki.. boyaları çantadan çıkardım, çalışma masama bıraktım, aktardan aldığım ürünleri de mutfağa ve banyoya bıraktıktan sonra bir kahve yaptım. söylemeyi unuttum, bir de eczaneye uğrayıp alerji ilacı almıştım. orada sohbet olmadı; çünkü eczane sahibi o kadının ismi benim için patojen gibi emraz gibi.. o ismi telaffuz dahi etmeyi sevmediğimden dolayı sanırım. geçmiş olsun, dedi, teşekkür ettim. daha ne. bak şimdi belki şarkıyı buraya tekrar eklemek gerekiyordu.. geçmiş olsun. geçti.