bir sessizlik
cümleye aslında’yla başlayan insanlar, bitişi belli olmayan şarkılar, gülümseyip geçiştirilen özürler.. herkes birer ‘son görülme.’
-kırıldım mı? evet.
-belli ettim mi? hayır.
-ne işe yaradı? hiçbir şeye.
ben aslında biriyle tanışmak istemiyorum artık; çünkü kendimle bile hala tam tanışamadım. bazen bir şey oluyor ve eski ben bir anda çıkıyor ortaya, diyorum ki: hala buradaymışsın, hala çocukmuşsun ve hala kırılırken sesini çıkarmıyormuşsun.. bir sabah uyanıyorum ve yine diyorum ki: tamam artık başka biriyim; ama aynı diş fırçasını kullanıyorum, aynı bardağa su koyuyorum, aynı küfre aynı yerde sinirleniyorum.
-kim değişti? kimse.
dün biri “ne var ne yok?” diye mesaj attı. cevap yazmadım; çünkü o cümledeki ne’nin altı çok boş.
ne var? bir dolu şey; ne yok? bir dolu şey daha. hangisini anlatayım?
bir arkadaşım var, saçma tweetler atıyor; ama bin beğeni alıyor. ben ise susuyorum, cümlelerimi içimde tutuyorum, ama kimse “beğeni” demiyor. hayat beğeni istemiyor artık, görünür olmanı istiyor. ben görünmek istemiyorum. böyle de bir çelişki var. akşamüstü markete gittim. elimde hiçbir liste yoktu. ihtiyacım olanı bilmiyordum, rastgele şeyler aldım. belki hayat da böyle olur diye düşündüm, rastgele bir şey alırsın, sonra bakarsın işe yaramış; çünkü plan yapınca her şey daha kötü bitiyor.. domates aldım, yumuşak olanları; çünkü nedense hep onlar bana kalıyor. en sağlamlarını birileri çoktan almış oluyor. hayatımın özeti gibi bu: biri önceden gelip almış, ben kalanları seçiyorum. bazen bakıyorum o kalanlara belki sevilecek bir yanı vardır diyorum. allah affetsin ama yok.
biri “nasılsın?” dedi geçen gün. “yorgunum” dedim. dedim, ama yorgun falan değilim, sadece cevap bu çünkü. gerçek cevabı versem saçma olur; çünkü gerçek cevap: “bilmiyorum, saat dört gibi iyi gibiydim ama sonra bi şey oldu kötü oldum”. bunu kim anlayacak? kimse. o yüzden yorgunum; çünkü hiçbir şey yapmadım ve yorgunum. yani hayat yine kendi kendini tüketti. ben sadece izledim. hiçbir katkım olmadı. bak bugün de gece oldu. evet gece zaten hep olur. salonda oturuyorum. telefon elimde, ama kimseyle konuşmak istemiyorum. bazen sadece biri yazsın istiyorum. konuşmayacağım. sadece biri beni düşünsün. olduğumu bilsin. ben bu dünyada olduğumu bilmekten yoruldum. biraz da başkası bilsin. gruplara birkaç mesaj gelmiş. okudum. cevaplamadım; çünkü çoğu insan, sorularını kendine değil sana soruyor ve sen cevapladıkça daha çok karışıyor her şey. cevap vermemek bazen sorulmamış gibi hissettiriyor. o da iyi. hatta daha iyi, en iyi. öyle işte, bir gün daha geçti. yine değişen bir şey yok, ama ben hala bekliyorum. belki bu sefer sıra bana gelir, belki yarın sağlam domates de kalır.. akşam saat sekizde biri dışarıdan gülerek geçti. içimden, “gülme” dedim; çünkü bazı sesler bazı evlerde yankılanmıyor. bazı evler sessizlikten yapılmış. içeriye neşe girmiyor. yine de çarşamba sabahı gibi birini özledim. yani beklenmedik, yani tatsız, yani öyle.. gözümde canlandı, sonra kendi kendime “ama bu kadarını hak etmedi” dedim. bunu hem onun için, hem kendim için dedim; ama ikimize de inanmadım. ben bazen böyle hayatla oyun oynamak istiyorum; ama hayat fazla ciddi. hep kural, hep sonuç. bir kere oynadım, kaybettim; çünkü kuralları ben koymamıştım, ama bazen düşünüyorum da ya gerçekten bir yerlerde, tam da şimdi, biri benim adıma evrene güzel bir şeyler gönderiyorsa? bunu asla öğrenemeyeceğim; ama belki de zaten bazı mucizeler bilinmediği sürece işe yarıyordur. alakasız ama mesela ben rüyamda apartman boşluğunda biriyle aşk yaşıyordum, sabah uyanınca onun sesini bile hatırlıyordum. aşk bu mu bilmiyorum, ama uyanınca eksilmek kesin onunla ilgili. şu an balkona geçiyorum, dışarıda biri telefonla konuşuyor: “boşuna sevdik, çok boşuna” diyor ve ben bunu buraya not ediyorum; çünkü bazı cümleler yabancı değil. sanki daha önce ben söylemişim gibi. montaigne’in denemeler’i gibi. belki de biz hep başkasının tekrarından ibaretiz; çünkü duygularımız küçüklükten beri herkeste aynı işliyor. sahi, küçükken yaramaz olan çocuklar şimdi ne yapıyor? ben uslu kalmaya çalışırken içimde büyüyen o sesin adı neydi? şimdi o sesle yaşıyorum. bazen bağırıyor. bazen susuyor, ama hep orada. benden daha gerçek.. bir de hep şöyle cümleler geçiyor kafamdan: ‘bu kadar anlam yüklemeye gerek yok’, doğru, ama ben yüklemezsem bu kalp nereye atsın? nerede dursun? hangi durakta insin? hani göğsün bazen ağır olur.. kalp çalışıyor mu hala? çalışıyor. sokakta sarı bir poşet uçuşuyor; şok marketin orada oturuyorum çünkü.. arkasından kimse koşmuyor: anlam yüklemek yoktu hani.. bazı şeyler böyle: kayboluyor ama aranılmıyor. ben de bazen o sarı poşet gibi hissediyorum kendimi.. biri arasa “ben buradayım” diyecek kadar bile savrulmamış: ben kaybolduğumu hissediyorum.. ama ne fark eder: ben mutluyum. sen de inandın buna, değil mi? işte kandırmak da böyle bir şey. “eylemlerimin ahlaki olup olmadıklarını onların hitap ettiği kitle belirler (suç ve ceza).” insanlar yalan söylüyor. ne zaman biri bana “kendine iyi bak” dese, içimden “keşke nasıl olduğunu bilseydim” diyorum. iyi bakılacak biri miyim ben? yoksa arada bir saksısı değiştirilecek kadar ömrü olan bir çiçek mi? üzerime gelen güneşi bile yadırgıyorum bazen; çünkü alışmamışım ışığa: çok su verirsen çürürüm. bazen biri gelse ve dese ki “yıkıldığın yerden yeniden başlayabilirsin”.. inanmam, ama kahve koyarım; çünkü artık hiçbir cümleye inanmamayı öğrendim, ama hala misafirlere kahve koyuyorum.
bunun adı büyümek mi bilmiyorum, ama kesinlikle bir şeylerin adı. aynı şekilde, ben küçükken güneşin hep üzerime doğduğunu sanırdım. şimdi fark ediyorum, dünya dönüyormuş sadece ve ben bir yere sabit kalmayı aşk zannediyormuşum; meğer sabit kalmak sadece korkunun başka adıymış.
“bazı yazılar öpücük gibi, bazı yazılar küfür gibi.” bu ikisinin arasında bir yerdesin; çünkü sen artık büyüdün, ama hala kimseye gösteremediğin bir çocukluk oyuncağın var bir çekmecede. arada açıp bakıyorsun. o oyuncak sensin. sen o çocuksun ve kimse bilmiyor.
bir gün bir kadın bana şöyle dedi: “beni sevme. ben bana iyi gelen şeyleri hemen bozuyorum” ve ben o cümleye öyle inandım ki, kim beni sevse hemen kendimi sabote ettim; çünkü bazı kelimeler sihir gibi değil lanet gibi işliyor ruha. bir kez duyuyorsun, ömrün boyunca onunla susuyorsun. sonra ben ona sevilmeyi öğrettim, başka bir gün bana demişti ki: “seninle her şey olur, ama huzur olmaz”. sonra ben başka biriyle öyle huzurluydum ki, başka hiçbir şey olmadı.
neyse. ben aslında çok şey anlatmak istemiyorum, ama içimde konuşmazsam bozulacak cümleler var. bazen kendi iç sesimi bile duymak istemiyorum, ama işte.. bir yerden sızıyor her şey.
bir post atmıştım. bu, o anıdan aklımda kalan bir şey:
bir keresinde biri demişti ki bana: “seninle konuşmak, kendimle konuşmak gibi” sonra sustu; çünkü kimse kendine uzun süre tahammül edemez. bunu şimdi anladım. ben bazen yanlış insanlara da doğru şeyler söylüyorum. bazen sevilmek değil de, biri tarafından anlaşılmak istiyor insan; çünkü sevgi bazen şov, ama anlayış ve sessiz. sessiz, ama kalıyor.
birileri gitti, gidecekler daha var, ama bir tek sen kalıyorsun, ayakta, belki de biraz yorgun, belki biraz kaybolmuş, ama yine de direniyorsun. şimdi durup sor bakalım kendine: kaç kere yıkıldın, kaç kere yerden kalktın? kaç kere içindeki ses seni susturmaya çalıştı, ama sen ona inat devam ettin? bu işte hayat denen şey, hep o inatla var oluyor ve sen, evet sen, o inatın en güzel örneğisin. biliyorum, hala çetelesini tutuyorsun üzüntülerin, ama unutma, o çeteleyi kapatıp yeni bir sayfa açmak senin elinde. şimdi derin bir nefes al, belki o nefes seni biraz daha güçlü yapar. evet, hayat bazen düşman gibi davranır, ama sen onun en büyük meydan okumasısın. gözlerini kapat, yeni bir başlangıca hazır ol.
bu gece uyumuyorum, uykum hep bölük pörçük; çünkü rüyalarım da bana küs. düşünsene, rüyanda bile dışlanıyorsun. bir keresinde rüyamda “çık dışarı” dediler, uyandım, rüyadan değil gerçekten kovulmuşum meğer.
eski bir şarkıyı açtım, buraya ekleyip ahengi bozmak istemiyorum. şarkı hala aynı, ama ben değişmişim. şarkının ortasında üzüldüm; çünkü ben yoktum o şarkının içinde artık. ben o eski ben değilim. o kadar değilim ki artık, birini affettim geçen, haberi yok; çünkü barışmak için değil, yükü bırakmak için affettim. bazen biri seni mahveder, ama sen ona hala iyi olursun ya, işte en çok orada eksiliyormuşuz. sanki biri seni eksiltip yerine hiçbir şey koymamış gibi. psikolojik denge gibi bir şey. bunu bir kitapta okudum, alfred adler olabilir. yeri boş ve yankı yapıyor. sagopa'nın da dediği gibi “affetmek en asil intikam..”, “hayat kısa” diyorlar ya, kısa değil; çünkü seni unutan biriyle aynı şehirde yıllarca yaşamak çok uzun sürüyor, ama sen affettiğin için ölüyorsun.. kafamda oluşan bu değildi, söylemek istediğim de bu değildi, yazdığım da bambaşka bir şey oldu sanki, okuyan ne anlar bilmiyorum. bazen diyorum ki: benimle karşılaşsa.. benimle, yani şu kırıntılarla ne yapar? beni yerden mi toplar, yoksa üstüme mi basar? ezan okununca müziği kapatan biriyse toplar, değil mi? şu an nedensiz bir gülümseme yakaladım suratımda. sonra korktum; çünkü hiçbir şey olmadan mutlu olan insanların genelde başına bir şey gelir.. (‘çok güldün başına bir şey gelecek’ sözünün aslı budur.) hiçbir şeyin düzelmeyeceğini fark ettiğim bir sabah oldu. güneş yine doğdu, evet, ama ben içimden batmaya devam ettim. bazı insanlar gitmez, sadece dönüş ihtimallerini bitirir. ama ben arada sırada hala gülüyorum, ama sahici değil, ama dümdüz. hani o “düz hayat” dediğimiz şey var ya, onu bile eğik yaşıyorum. aşka benzer bir şey yaşadım bir zamanlar. aşktı belki de, bilmiyorum; çünkü bir şeyin gerçek olduğunu genelde kaybedince anlıyoruz. hala bir şarkı çalınca gözüm doluyor, ama ağlamıyorum; çünkü yetişkinlik bazen duyguları ağzında tutup yutmakla ilgili. birini özledim geçen gün. özlemekle kalmadım sustuklarımı onun yerine de söyledim içimden. “neredesin lan?” dedim mesela, ama sesi çıkmadı; çünkü bazı insanlar sadece yok olmakla kalmaz, sana susmayı da öğretir. hala umut ediyorum bu arada. yanlış anlamayın: hala bir yerlerde güzel bir cümle saklanıyor diye kitap karıştırıyorum. hala biri bana bir kahve uzatır da, içime denk gelir diye ihtimallere bakıyorum. hala, biri yanlışlıkla kalır bende diye evi topluyorum, ama kimse kalmıyor. kimse içime denk gelmiyor.
dünya, biz onunla ne zaman barışacağız diye bekliyor, biz de dünyanın bizimle ne zaman ilgileneceğini bekliyoruz. aradayız. arada kaldık. iki iyilik, üç kötülük. beş sessizlik, bir öpücük. yedi gece, hiç gündüz. dokuz adım ileri, bir sonsuzluk geri..
ve sen bu metni okuyan kişi: belki bir gün sen de aynı yerde durursun, belki farklı bir odada aynı şarkıyı çalarsın, belki bir başka yürekte tam da bu kelimelerle kırılırsın.. ve sen o an, işte sadece o an, içinden sessizce bir şeyler söylersin; çünkü bazı kelimeler sesli söylenmez. duyulmak için değil, yaşanmak için yazılırlar.
burası en alt kat. sığınak gibi. hiç pencere yok. gökyüzünü özlüyorsan yukarı çıkmak zorundasın; ama biliyorsun, yukarıda da pek bir şey yok. yine de soracağım: burada mısın hala? okudun mu buraya kadar ve içinden o cümle geçti mi? bu yazıyı neden yazıyorum bilmiyorum, ama sen okurken belki bir yerlerde yakalarsın o içte saklanmış cümleyi; çünkü her şey anlatılacak gibi duruyor, ama hiçbir şey anlatılmadı. anlayana suskunluk da bağırır çünkü:
ben sana sustum, duydun mu?