bir değişiklik: kediden kuşa, aşağıdan yukarıya

en üst katta oturanlar kuşlardan bahseder, bahçe katındakiler kedilerden. öyledir çünkü. kuşlar uzak, kediler yakın olur. biri gökyüzüyle, diğeri toprakla meşguldür. bahçede oturanlar daha çok kaybeder mesela. bir sabah, sabah bile olmayan bir sabah, çok erken bir vakit, bahçeye çıkarsın ve “kedi yok” dersin. günlerce yemeği kalır kapının önünde, sonra o da küser. öyle olur. alışmak kaybetmektir biraz.. borderline dediğim bir kedi vardı. siyah-beyaz. burnunun ucunda küçücük siyah bir çizgi. çok şey yaşamış gibi yürürdü. bazen gelirdi, yemek yerdi, sonra koltuğun ucuna kıvrılır, “çok da kalmam” der gibi gözlerini kapatırdı. evde konuşan biri olduğunda gitmezdi mesela, konuşma sesini seviyordu. gürültü değil ama ses. bu bir fark. ben de ses seviyordum o zamanlar. ses, insanı biraz dünyada tutar. sessizlik, her şeyi büyütür.

şimdi başka bir evdeyim. en üst kattayım. sabahları kuşlara yem atıyorum. güvercinler, serçeler, ara sıra bir karga bile geliyor. ben de kahvemi alıp balkonda oturuyorum. artık başka şeyler izliyorum. başka sesleri dinliyorum. kedileri özlüyorum, ama özlemek de bir tür kabullenmek. “bu artık yok” diyebilmek için ‘için için’ özlemek gerekiyor galiba.. 

bugün yağmur yağıyor. öyle bir yağmur ki ne sadece yukarıdakilere ne sadece bahçedekilere ait. aynı damlalar çatılara da düşüyor, çimenlere de. kuşların tüyleri kabarık, sığınacak yer arıyorlar. kediler muhtemelen bir arabanın altına geçmiş ya da kimsenin kullanmadığı bir plastik sandalyeye kıvrılmış.. herkes aynı sesi duyuyor şu an: cama vuran, toprağı yumuşatan, her şeyi biraz ağırlaştıran bir su sesi.


bu yağmur eşitliyor bizi. katları, alışkanlıkları, kaçışları. içimizi. bugün hiçbirimiz ne tam yukarıdayız ne tam aşağıda. biraz arada kaldık, biraz içeri çekildik.


o kediye borderline demem tesadüf değildi. çizgiden çizgiye geçer gibi yaşardı. bazen uzak, bazen çok yakın. bir kapı aralığında, bir pencere önünde, bir sandalye gölgesinde.. onunla çok konuştum. konuştuğumu zannettim en azından. sessizce bakardı, anlardı. anlarmış gibi yapardı. bazen insanlardan bile çok.. şimdi düşünüyorum da, sanırım en çok onu sevdim ben o evde. şimdi kuşlardan bahsediyorum. kuşlar daha uzak. gözle zor seçiliyor bazıları, ama bazen biri yaklaşıyor, balkona kadar geliyor, şöyle bir bakıyor, sonra çekip gidiyor. gidebilme özgürlükleri var. bu büyüleyici bir şey. kimseye haber vermeden gitmek. hiçbir şeye minnet duymadan uzaklaşmak. kuşlarda bu var. kedilerde yok mesela. onlar vedalaşır. gözlerinin içine baka baka gider. gideceklerini sana hissettirirler.


ben artık vedalaşmadan gidiyorum. kimsenin penceresine uğramadan, kimsenin sandalyesinde oturmadan. içimden geçen her şey, bir kuşun kanadına takılıp biraz uzaklaşıyor. sonra dönmüyor. dönmesini de beklemiyorum. bazı şeyler bir daha dönmemek üzere gitmeli zaten.


yağmur hala yağıyor. toprağın kokusu yukarı kadar geliyor. balkona çıkarsan, aşağıda ıslanan bir saksıdaki fesleğen kokusunu bile alabilirsin. ve dahi toprak kokusunu. kedi yok, kuşlar da uçmadı henüz, ama herkes beklemede.