bir seçenek

eve geldim.. 

kahvemi alıp balkona çıktım. 

bunu söyleme şeklim, sanki önümde kırk farklı opsiyon vardı da ben kahveyle balkona çıkmayı tercih etmişim, gibi. halbuki başka hiçbir seçeneğim yok. evde kahve var, balkon var ve hava kararmaya niyetleniyor. başka bir şey yok. 

balkon demişken.. geçen gün güvercinlerden biri balkonun demirlerini pisledi. temizlik bezini alıp silecekken durdum. senin ne suçun var? dedim içimden. ne saçma. hayvanın kendi hayatı var, benimkine denk gelmiş. onu da silmedim. şu an oturduğum yerden görebiliyorum. sanırım alıştım ona. 

kahvemi bitirmedim ama mutfağa gittim. içmek bahanesiyle bir bardak daha koydum. çalışma odasına geçeceğim dedim, sesli bile söylemedim, sadece öyle hissettirdim kendime. geçtim. ekrana baktım. ekran da bana baktı. iki taraf da hiçbir şey yapmadı. birtakım klasörlere girip çıktım. bilgisayarımı katlayıp elime aldım. sonra tekrar mutfağa gittim. çalışma odasından çıkarken antredeki aynaya gözüm takıldı. göz göze geldik. biraz uzun sürdü. aynadaki ben göz kırptı. ben kırpmadım. ciddiyim. ya üç gündür bıraktığım sigaraya tekrar başlamamın yan etkisi bu ya da başka bir şey. bir kahve daha koydum. bu kez bardağı değiştirdim. önceki bardaktan içmeye devam etmek, ruhumda bir şeyleri üst üste koyuyormuş gibi hissettiriyor. 

kahvemi koydum, balkona çıktım, sigarayı yaktım. tamam, dedim, artık delirdim. bunu bekliyordum. bu yaşa kadar gelmiş bir insanın bir yerde kırılması gerekiyordu. ben kırıldım.. az önce bilgisayarda hiçbir şey yoktu. şimdi bir word dosyası açık. adı: “nereye kadar?” açtım. ilk satır: “bana bunu neden yaptın?” yemin ederim ben yazmadım, bir şey de yapmadım, ama o cümleyi biliyorum. tam üç yıl önce, bahçede biriyle konuşurken söylemiştim. konuştuğum kişi artık yok. evlenmiş mi ne. şubat ayında whatsapp profil fotoğrafında nişan fotoğrafı gibi bir şey vardı. severdim kendisini. aç mısın diye mesaj atıp sonra elinde bir iki poşetle gelirdi. tanışmamızın ikinci ayında olmasına rağmen evimi benimsemiş ve benim ondan rahatsız olmadığıma ikna olmuştu. 

neyse. kahve soğudu. sigarayı bitirdim. gün henüz bitmedi, ama içimde bir şey çoktan geceye döndü. içeride biri var mı bilmiyorum, ama galiba yalnız kalmadım. belki de artık yalnızlığımın da bir yankısı var.. şu kadına mesaj atsam olur, ama havaya girmesinden çekiniyorum. eskişehir’de okumuş. hatta onunla eskişehir’e gidecektik. boşandıysa belki gideriz.. böyle deyince güldüm; çünkü evli olduğunu nereden çıkardım bilmiyorum. az önce yazarken ikna olmuşum.. neyse. eskişehir demişken, bir kadın daha var. o da eskişehir’de okumuş. hem de gastronomi. iki muhabbet ettik, hemen samimi oldum. iki gündür bana gelmek istiyor. bense öteliyorum. bayramdan sonra görüşelim, çok yoğunum bu aralar, enerjim yok.. gibi bahaneler işte. 

size bir şey söyleyeyim, hayatı sevmeyenlere özellikle: ‘hayat otuzlu yaşlarda çok güzel; çünkü tanıştığın insanlar seni anlamaya çalışıyor. bir sorunun varsa ilgileniyor, söylediklerine kulak asıyor, seni yakından tanımak için seni ciddiye alıyorlar. hele ki yirmili yaşlardaki kişilerle gereksiz samimi olursan, kolayca onların idolü olabiliyorsun. kırklı, ellili yaşlardaki insanlar da seni önemsiyor. hatta fikir alıyor. bu çok güzel..’ yaşadıkça öğrenip yaşadıkça bu bilgileri satarken yaşlandığını anlıyorsun. 

ne acı.

yaşlılık sebzeleri veya toprak görünce bir şeyler dikme ihtiyacı

alın size bir yaşlılık ibaresi daha. güney doğu gezisinden önce evdeki patateslerin çürüyeceğini düşünüp onları bu saksılara dikmiştim.. güvercinin pisliğini gösterecek halim yoktu ya..