bir davet: akşam yemeğe gel
ofisten çıktım, eve geldim, annem aradı. dün biraz hasta gibiydim sanırım o yüzden, yoksa daha çok arar.. "akşam yemeğe gel" dedi. işte denizli'de olmanın güzel yanlarından biri de bu. bir yerden çıkıyorsun, başka bir yere gidecek oluyorsun, ama seni bekleyen bir masa oluyor. öyle gün içindeki gibi büyük büyük laflar değil bunlar. mercimek çorbası olabilir, pilav olabilir, "ekmek al da gel" olabilir, ama birinin sana "yemeğe gel" demesi var. dünyanın bütün restoranlarını kapatıp insanın önüne bir tabak ev yemeği koysanız bazı akşamlar bundan daha büyük bir organizasyon yapamazsınız. ben böyle düşünüyorum. bir de açsın ya, biri sana yemek yapmış falan.. hayatımdaki hiçbir kadının yemek yapmayı bildiğini görmediğim için bu teklif beni can evimden vurdu. mesela bugün güzel şeyler oldu. yeni insanlarla tanıştım. güzelliğini bilmem, onu söylemek bana düşmez, ama zeki bir kadınla tanıştık. bunu özellikle söylüyorum; çünkü yazılımcı kadınlara karşı bugüne kadar herhangi bir ilgim olmamıştı. hayatımda ilk defa bir meslek grubuna karşı romantik bir merak geliştirecekmişim gibi oldu da korktum biraz. ben ona legal şeylerden bahsettim, o ise illegalitenin gri bölgelerinde bulunmanın güzel yanlarından bahsetti. güzel, ama verimsiz bir konuşma oldu. yanlış anlaşılmasın, kimse suç işlemiyordu. en azından benim yanımda. zaten benim suçla ilişkim başkasının suçunu dinlemek kadardır ya da bazen 'tamam' diyecek kadar basit 'fantaziler', ama insanın bazı insanlarla konuşurken fark ettiği bir şey olmuyor, bazıları bilmedikleri yerlere nasıl baktıklarıyla zeki geliyor.. bugün biraz bunu düşündüm. sonra eve geldim. annem yemeğe çağırdı. birden bütün bu karmaşık meselelerin ortasında çok basit bir şey kaldı elimde; yemek yiyeceğim. biri bana yemek koyacak. ben de muhtemelen "eline sağlık" diyeceğim. hayat bazen insanı böyle yakalıyor işte. saatlerce dünyayı, insanları, niyetleri, gri alanları, iyiyle kötünün arasındaki o boktan çizgiyi düşünüp duruyorsun; sonra telefon çalıyor, "yemeğe gel" diyor biri. geliyorsun veya tenezzül ediyorsun. işte belki de insanın dünyada tamamen kaybolmamasının sebebi budur bak. birilerinin hâlâ seni bir yere çağırması. hoş, ben yolumu hep bulurum da.. neyse. mesela, denizi neden çok severmişiz biliyor musun? çünkü insan bazen hiçbir yere değmeden durmak istiyor. karaya değil, suya. birinin evine gitmek de biraz böyle. gün boyunca dünyanın her yerine değmişsin. kapılara, masalara, klavyelere, insanlara, cümlelere, saçma sapan fikirlere, daha saçma toplantılara.. gün bitmiş böyle. sonra eve geliyorsun ve biri sana "yemeğe gel" diyor. bütün dünya bir anlığına duruyor. keşke insanın hayatında böyle çağrılar hep olsa. "buraya gel", "yemeğe gel", "kahve yaptım" çok büyük cümleler değil bunlar da.. zaten büyük cümlelerden biraz sıkıldım. bugün yeni birileriyle tanıştım, aklımda bazı konuşmalar kaldı, eve geldim, annem yemeğe çağırdı. günün özeti bu. fena da bir özet değilmiş sıraladıklarımın arasında en iyisi bu. belki insanın hayatını kurtaran şeyler 'hayatını değiştiren şeyler' kadar gösterişli değildir. bazen sadece akşamüstü eve dönersin, koltuğa atarsın kendini, telefon çalar ve birinin mutfaktan seslendiğini duyarsın. teklife doğru fikren gidersin. dünya yine aynı dünyadır, ama sen bir tabak yemeğin karşısında otururken, nedense biraz daha katlanılır gelir. bugünlük bu kadar. birazdan annemin yanına geçeceğim. size de rapor vereyim dedim. öyleli.