bir çocuk: terk edilen şehirlerde kaybolan bir umut hikâyesi
ne zaman travmalarım uyanıp içimdeki çocuk ağlamaya başlasa bir şehir sustu. her seferinde bir bavul topladım, çoğu zaman içine hiçbir şey koymadan. sadece geçmişi dışarda bırakmak için, sadece nefes alabilmek için. insan bazı şehirleri yaşamak için değil ölmemek için terk eder.. bazen bir ses yetti: bir korna, bir zil sesi, bir eski şarkı.. bazen bir kadının saçını savuruşu.. bazen bir vitrindeki gömlek.. anladım ki geçmiş her şeyin altına sızıyor ya da üzerine siniyor ve içindeki kurumuş gölü tekrar taşırıyor. işte o an bacaklarımda garip bir ağırlık, midemde boş bir sancı, ellerimde sinirli bir titreme olur, kaçmak isterim; çünkü bu bir kurtuluş değil, bu bir terk ve her defasında aynı ritüel: telefon sessizde, gözler yorgun, dışarda gece, içimde daha da karanlık bir gece. şimdi yine o hissin içindeyim. bu gece terk edeceğim bu şehri.. balkonumda son sigaramı içeceğim, kahveyi yarıda bırakacağım; çünkü bu şehirde tamamlanan hiçbir şey olmadı. hep yarım kaldı insanlar, cümleler, vedalar.. vedalaşamayacak kadar sessizim. kimseye “gidiyorum” diyemem, çünkü kimse kalmadı. bu şehir bana ne yaptı bilmiyorum, ama ben ona her seferinde aynı şeyi yaptım: arkamı dönüp gittim..
hava bugün garipti. ne hırkayla rahat ediyorsun ne tişörtle. o yüzden arada bir şey giyip çıktım evden, oluruna bıraktım. telefon cebimde, elim boş, kafam daha da boş. sokağın köşesinde bir çiçekçi açılmış. eskiden bakkaldı orası. şimdi her yer çiçek. bir an durup baktım. rüzgarla hafif hafif devriliyorlar. bir tane küçük saksı dikkatimi çekti, kenarda duruyor, kimse yüz vermemiş. “senin gibi işte” dedim içimden, sonra gülümsedim kendime. alıp almayacağımı düşünmeden yürüdüm. boş elle devam ettim.. tam ışıklara geldim, telefon titredi cebimde. ekrana baktım ve cevapladım:
neredesin? dedi.
yoldayım, sen? dedim.
çıkıyorum şimdi, karşıda buluşalım mı? dedi.
olur, acelem yok, dedim; ama açık söylemek gerekirse, sesini duyunca kalbim bir tık hızlandı, ama cool takılmak diye bir şey var ya, insan refleks gibi yapıyor işte. beş on dakika oyalandım, biraz yürüdüm, biraz kaldırımdaki çatlaklara baka baka adım attım. gözüm vitrinlere kaydı. mevsim değişince insanlar da değişiyor. kışın yürürken herkes kafasını gömer ya montuna, şimdi kafalar yukarıda. omuzlar daha rahat. gözler biraz daha cesur. onu köşe başında gördüm. duruşundan tanıdım, yüzünü görmeden; hafif eğik durur, elinde mutlaka anahtarlık çevirir, adımları hızlı değildir ama boş da değildir. böyle kendi halinde bir akışı vardır. göz göze geldik. el sallamadım, o da yapmadı. sadece adımlarımız birbirine doğru hızlandı. arada mesafe vardı ama sanki aramızda bir ip varmış gibi çekildik birbirimize. yanıma geldiğinde bir an durdu. hiç konuşmadan sadece baktı. güldü sonra yavaş yavaş.
ne oldu? dedim.
hava güzel, dedi, bahar gibi.
bahar zaten, dedim.
biliyorum, dedi, işte.. söyleyesim geldi.
güldüm.
sana bir şey getirdim, dedi.
cebinden küçük bir şey çıkardı. kırmızı bir ip bileklik, ucunda minicik bir anahtar vardı.
kaybolma diye, dedi.
lafı uzatmadan bileğimi tuttu. hafifçe, acele etmeden düğüm attı. bilekliğe baktım. aptal bir şekilde gülümsedim. hiçbir şey demedim; çünkü bazen susmak, bin tane laf söylemekten daha doğru. beraber yürümeye başladık. yan yana, omuzlarımız neredeyse değecek gibi. kimse acele etmiyor, kimse konuşmuyor, bu sessizlik hiç rahatsız etmiyor. elim cebimdeydi, cebimde bir bozuk para vardı, elimle onu çevirdim bir süre. sonra düşündüm: “şu an hiçbir şey yapmasam da, hiçbir şey söylemesem de, sadece yanında yürümek bile yetiyor.” uzun zamandır ilk defa, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece birinin yanında yürüyebildim, kendim olmaktan ilk defa şikayet etmeden. bileğimdeki kırmızı ip hafifçe gerildi rüzgarda. bileğimdeydi. hala oradaydı..
ve ben hiç kaybolmamıştım aslında.
belki sabah başka bir şehirde uyanırım. belki uyuyamam, ama şunu biliyorum: acılarımı susturamıyorsam, en azından onlarla aynı duvarları paylaşmak zorunda değilim.. bazı şehirlerden kaçmak kendine mektup yazmak gibidir. zarfa mühür yerine sessizlik basarsın.. şimdi o sessizlikte bu şehri bir kez daha arkamda bırakıyorum; çünkü her terk ediş biraz hayatta kalmaktır. şimdi yine aynı şey oldu: aynı mide bulantısı, aynı gece karası. bir duvarı hatırladım ve bir kapı zilini ve bir ses tonunu.. bütün şehir üzerime çöktü. sanki tüm binalar bu günü biliyor, tüm kaldırımlar benimle alay ediyor. bu şehir artık bana nefes olmuyor, bu şehir artık beni kusuyor. o yüzden bu gece terk edeceğim burayı. saat sormayın, yol bilmem; ama buradan gideceğim; çünkü bazen kaçmak kurtulmak değildir. kaçmak, hayatta kalmanın son şeklidir.