bir kaçış: yalnızlığın konforu mu, yoksa beraberliğin zorluğu mu?

sevgili insanlar, şimdi samimi bir şey yazacağım sizin için, biraz kendim için, belki biraz küçük bir soru gibi düşünün bunu.

gece oluyor, diyorum ki yarınki planım ne? saat kaçta? yapılacak işler neler? bu durumda saat kaçta uyanmam gerekir? sorun değil, 4-5 saat yeterli evet.. yani uykum gelince uyuyabilirim, çok da abartıya kaçıyorsam yatakta bir şeyler izlerken uyuyakalırım. sabah uyanınca saate bakarım, biraz daha uyumak istersem uyurum. vakti gelince yataktan kalkarım, kahve makinesini açar duşa girerim, duştan çıkıp hazırlanıncaya kadar kahvem hazır olur. kahvemi içtikten sonra vakit kaldıysa eğer açlık hissediyorsam kahvaltı yapabilirim. evden çıkar işlerimi halleder, dışarıda yemeğimi yer kahvemi içer, arkadaşlarımla görüşebilirim. eve dönmek için bir zorundalığım da yok.. anneme uğrarım, diğer arkadaşlarımla görüşebilirim. akşam ya da gece olur, eve gelir istediğim her şeyi yapabilirim. istediğim müziği açar, istediğim filmi izlerim. istediğim yemeği yapar ya da sipariş edebilirim. kahve ya da bitki çayı yapar, işim varsa onunla uğraşır veya dizi film devam edebilirim. izlediğim şey neyse ona telefondan devam ederken çamaşırları makineye atar, onları asar, bir şeylerle uğraşırım. yarın olur, sabah kahvesini dışarıda içmek isteyebilirim, gerekirse bilgisayarımı yanıma alıp outside ofis düzenine geçerim veya direkt olarak ofise geçerim, hem bu sayede fazlasıyla sosyalleşebilirim. günlük flört seviyemi doldurup eve dönerim; madem döner dedim akşam yemeğinde döner söylerim. tavuk olmaz çünkü annem bu konuda hep uyarır. annemle aramızda iki km bile yokken iki tavuk kaçamağı bile yapmam, ama diğer tüm kaçamakları kendime serbest kılabilirim. bazen yürüyüş olsun diye kendimle alışverişe çıkarım, bazen kendimi yemeğe götürürüm, üstelik kıyafetim kendimle uyumlu mu diye bakmam bile, sadece altım ve üstüm uyumlu mu diye bakarım, ayakkabımla çorabım uyumluysa yola çıkarım. faturaların otomatik ödemede olması iş yükümü azaltmıştır. pazar günleri zorunlu temizlik günüdür.. ve bu temizlik cumartesi gününden yapılmış olursa şahane bir hareket olur. bulaşıklar makinede iki üç gün durabilir, kirli ya da yıkanmış olması konu ve sorun değildir. bu konuda tek sorun şudur, temizlik günleri bulaşık makinesinin alt filtre kısmı da temizlenmelidir ve bulaşık makinesi temizleme sıvısıyla yüksek sıcaklıkta bir kez boş çalıştırılmalıdır.. evimin salonunda sigara içebiliyorum çünkü hava temizleme cihazım var, koku falan da kalmıyor, kapıyı kapatıyorum diğer odalara duman gitmiyor. hayatımda biri olsaydı, geç oldu hadi uyuyalım diyecekti. sabah kaldırıp hiç hazır olmadığım bir güne beni hazırlayacaktı, belki aç karnına kahve içirmeyecek ve zorla kahvaltı yaptırıp beni evden yollayacaktı. akşam erken gel alışverişe gidelim diyecekti ya da eve geldiğimde önüme koyduğu hiç canımın çekmediği yemeği yiyecektim. film izleyelim diyecekti ve onun fantastik filmlerini izleyecektik veya bir dizi.. mesela kesinlikle kızılcık şerbeti dizisini seven biri olacaktı; çünkü görmedim ki sevmeyen bir kadın.. kahve içelim dediğimde bitki çayı içelim diye beni yönlendirmeye çalışacaktı; sanki kahve sonuçta bir bitki değilmiş gibi.. belki, kitap okuyalım dediğimde benimle ilgilen diyecekti.. çünkü insanlar genelde kendi yalnızlıklarını gidermek için başka birini severler, oysa ben kendi yalnızlığımla çoktan anlaşma yaptım. bir de çoraplarımın rengini eleştiren biriyle aynı yatakta uyanmak bana pek cazip gelmiyor.. şimdi dönüp bakınca sorum basit aslında sevgili insanlar:

özgürlük, sevdiğin biriyle birlikte olunca azalıyor mu? yani şöyle düşünün; bulaşık makinesinin filtresinin temizlenmesi gerektiğini bilmeyen biri var,  neyse.. ya da sabah kahvesinden önce zorla bir tost yemek? bir de o tostun kaşarı erimemişse?.. ben istemem, siz bilirsiniz.

kızılcık şerbeti izleyen biriyle aynı evi paylaşmak demek, bir yerden sonra “sence doğa haklı mıydı?” gibi sorulara cevap vermek zorunda kalmak demek. ben cevap vermek istemiyorum. ben sadece kendime cevap verebilmek istiyorum.. ve belki, sabah erken uyanamadığım günlerde “olsun ya, zaten çok da önemli değildi” diyebilen biriyle yaşamak istiyorum. o kişi de genelde ben oluyorum. 

bazen birini hayatına almak, kahve makinesinin saatini ayarlamak gibi bir şey.. başta heyecanlı, sonra gereksiz; çünkü zaten kahvemi manuel yapmayı seviyorum; çünkü zaten uykum gelince uyuyorum; çünkü zaten yalnızken daha az yoruluyorum.

ve şimdi soruyorum:

yalnız olmak mı daha konforlu, yoksa biriyle yaşayıp kendi hayatının yönetmenliğinden istifa etmek mi?

düşünün; ama çok da düşünmeyin.


belki de mesele sevilmek değil, kendine ait bir hayatı bozmadan biriyle paylaşabilmek ve eğer böyle biri çıkmazsa karşıma sorun değil; çünkü kahve hala güzel, müzik hala çalıyor, yarın erken kalkacağım ve uykum hala yok ve de hayat hala bana ait.