bir sabaha karşı: içim hâlâ gece

gün doğuyor ama içim hala gece.

sabaha karşı üç buçukta uyuyup, yine sabaha karşı beş buçukta uyandım. i̇ki saat. i̇nsanın göz kapakları ağır olsa da bazen içi uykudan daha ağır gelir; ne yorgunluk bırakır, ne gece.. gözlerimi açtım, hava hala karanlık. sanki dünya benimle birlikte uyanmamış gibi. sanki her şey durmuş, sadece ben devam ediyormuşum gibi. yavaşça yataktan çıktım. sessizliği bozmamak için değil, zaten kırılacak bir sessizlik yok. zaten bu saatlerde sessizlik bile sessiz.

kahve yaptım; çünkü ölümün olduğu bu dünyada yaşamak ancak küçük ritüellerle mümkün. sabah kahvesi gibi. uykusuzluğun içinden geçen ince bir sızı gibi. bu bir hatırlatma: "sen hala buradasın".

i̇lk yudumu alırken gözlerim hala mahmurdu; ama zihnim ayakta. her sabah bir sınav gibi. yeniden başlamanın, kendini yeniden tanımanın bir yolu gibi. kahvenin sıcaklığı içimde eksilen her şeyi geçici bir süreliğine doldurur gibi.

kahve sıcak, ama içimde hep bir eksik var..

belki hiçbir şey yolunda değil. belki hiçbir şey düzelmeyecek.. ama bu sabah kahvesi.. biraz da, sana rağmen hayat devam ediyor, hissinde.

hırkamı giydim. balkon kapısını yavaşça açtım. serinlik bir misafir gibi yüzüme dokundu. bu cümlem de bana..

balkondan aşağı baktım. uyuyan şehir, koca bir sır gibi uzanıyordu önümde. apartmanların camları karanlık, sokak lambaları yorgun bir huzmeyle yanıyor. ara sıra bir araba geçiyor uzaktan sonra tekrar sessizlik. gökyüzü gri. ne geceydi ne sabah.. bir geçiş, bir eşik, bir başka bir şey. i̇nsan bazen tam da böyle zamanlarda kendini çok net görüyor.

elimde kahveyle sandalyeye yaslandım. düşüncelerim bir film şeridi gibi akıyor. kimi günler hızlı, kimi günler ağır. bu sabah ağır olanlardan.. zamanın akmadığı ve sadece durduğu hissi.. i̇çimde biriken kelimeler var. söylenmemiş cümleler. yazılmamış yazılar. sorulmamış sorular.. ve hepsine cevap olan o bir yudum kahve. i̇nsanın içinde bazı sabahlar kelimeler kendiliğinden oluşuyor. gerekçesiz, hesap sormayan cümleler. sadece içini döken. belki de bu yazı da onlardan biri.

bir kedi geçti karşı binanın duvarının üzerinden. bir an için göz göze geldik. o da biliyor gibi bu saatlerin tuhaflığını. o da uykusuz ya da belki benim gibi uykusuz kalmaya gönüllü.. gökyüzünde renkler yavaş yavaş değişiyor. gri yerini donuk maviye bırakıyor. uzakta neredeyse görünmeyecek kadar zayıf bir şekilde gün doğuyor. ne uykudayım ne uyanık.. sadece sabahın içinden geçiyorum. ve işte tam bu anlarda, insanın içinden geçenleri tarif etmek zorlaşıyor. ne tam umut, ne tam çaresizlik. arada bir yer.. belki de hayatın kendisi bu: i̇ki ucu arasında salınan bir sarkaç. ne tam gülümseyebiliyorsun ne tam ağlayabiliyorsun; ama hep devam ediyorsun; çünkü bazı sabahlarda var olmak..

..kahvemden bir yudum daha aldım. 

hala hiçbir ses yok. dünya uyanmadı. ama ben buradayım. varım. ve işte, bu yazının sonuna yaklaşırken, merak ettiğim bir şey var: gerçekten buraya kadar geldin mi? eğer geldiysen, yorum olarak, bu sabahın anlamı var, yaz. kimseye söyleme. bu küçük bir oyun değil aynı zamanda bir karşılaşma. ben yazarken yalnız değildim, sen de okurken yalnız değilsin gibisinden, içten..

ve bazı sabahlar, yalnızca bir kahveyle dünyaya karşı ayakta kalırsın.. gökyüzü artık tamamen maviye dönüyor. kuş sesleri çoğaldı. şehir nefes almaya başladı. evlerden tek tük alarm sesleri geliyor, insanlar uyanıyor. ama ben.. ben sanki onlardan biraz daha önce uyandım. uykusuzum. belki biraz dağınığım.. ama kahvem bitti, kelimeler içimden döküldü.

sabahları sevmek biraz delilik, biraz da hala umut taşıyor olmak.. ve bazen sadece bu kadarı yeter.